Buhar kokusunu hâlâ içimde taşıyorum.
Adım yok benim. İnsanlar bana genelde “Kara Tren” dediler. Şimendifer denildiği de olmuştu da, bu tanım pek tutmadı, unutuldu gitti.
Oysa ben, rayların üzerine eğilmiş, nefes aldıkça gökyüzüne buhar ve duman savuran yaşlı bir yüreğim sadece.
Şimdi sana, paslarımın altına sinmiş yılların hikâyesini anlatacağım.
O sabah hava pusluydu. Tepelerin arasına sıkışmış uzun bir iç çekiş gibi duruyordu sis. Rayların kenarındaki kuru otlar, geceyi atlatmış, serinliğin içinde titriyordu. Ben, beklemekten yorulmuş bir sabır taşı gibi, istasyonun biraz dışında, gideceğim yolun başlangıcında duruyordum.
Kazanımın içinde kömür çıtırdıyor, su fokur fokur kaynıyordu. İçimdeki her kıvılcım, bir hatırayı dürtüyordu: Karda mahsur kalmış köyler, gurbete giden delikanlılar, pencereye başını yaslayıp sessizce ağlayan kadınlar, asker uğurlamaları… Hepsi birer duman bulutu gibi yükselip dağılıyordu zihnimde.
O gün yolculuk kısa olacaktı. Vagonlarımda az yolcu vardı. Çoğunun yüzü bana yabancı olsa da, duyguları tanıdıktı. Her insan, bir parça hasret taşır içinde. İşte ben, o hasretin lokomotifiyim.
Rayların kenarında duran, üç siluet seçtim. Üzerlerinde koyu renk paltolar, başları hafif eğik. Bir tanesi, yıllar öncesinden tanıdığım bir bakış taşıyordu gözlerinde. İnsanları yüzlerinden değil, vedalarından hatırlarım ben. Onun gözlerinde, bir daha geri gelmeyecek birinin gölgesi vardı.
Islık çaldım, sesim vadinin içine dolaşıp geri döndü. Düdüğüm, yalnızca hareket memurunun işareti değildi; “Hazır mısınız?” diye soran boğuk bir soruydu aynı zamanda. Sırtıma binenler, cevap vermediler elbette. Ancak ben, ellerinin cebinde sıkılışından, dudaklarının kenarındaki titremeden anladım. Hazır değillerdi. Kimse gerçekten gidişlere hazır olamaz.
Ben yine de yola koyuldum. Önce bir çığlık attım ve sonrasında buhar püskürtüm.
Tekerlerim ağır ağır dönmeye başladı. Rayların soğuk bedeninde ilk titreşim hissedildi. Metalin metalle buluştuğu o ince çizgide, duyguların kesiştiği anlar saklıdır. Her dönüşümde, zamanda bir halka daha açarım.
Arkamdaki vagonların içinden, camlara yaklaşan yüzler belirdi. Kimi meraklı, kimi hasret dolu, kimi de bir umudun penceresinde…
İstasyonda genç bir kadın, başını duvara dayamış bana bakıyordu. Gözlerinin içinde, benim dumanım gibi kıvrılan sorular vardı: “Döner mi? Yazı yazar mı? Unutur mu?”
Ben, cevap veremem. Ben sadece götürürüm.
Raylar kıvrılarak tepeyi dolanırken, sağ tarafımda geniş bir ova uzanıyordu. Kurumuş otlar, rüzgârın önünde gerisin geriye yürüyen anılar gibiydi. Uzaktaki dağlar, pusun ardında silik birer hat çizgisi haline gelmişti. Gökyüzüne savurduğum kara duman, sanki yılların birikmiş kelimesiz cümleleri gibiydi. Söyleyemeyip içine atılan onca söz, bulut olup göğe karışıyordu.
İnsanlar, bana çoğu zaman kızar. “Geç kaldı, yavaş geldi, gürültü yaptı…” Oysa bilmezler ki, ben her gecikmede, bir vedayı birkaç dakika daha uzatmak için direnirim. Her hızlanışımda, bir kavuşmayı biraz daha çabuklaştırmak niyetindeyim.
Ama kimse benim arzularımı sormaz. Benden hep hızlı gitmemi isterler. Kimse dertlerimi, hislerimi, özlemimi merak etmez.
Ben de içimden konuşurum.
Mesela bugün… Rayların kenarında bekleyen o üç adam.
En soldaki, şapkasını çıkarmadı hiç. Ellerini cebinden de… Çünkü bilirim, elini sallarsa çözülür içi, gözünden yaş dökülür.
Ortadaki, başını hiç kaldırmadı. Bakarsa, giden vagonların birinde, bir daha göremeyeceği gençliğini görür gibi olur.
En sağdaki ise, benim dumanıma uzun uzun baktı.
Sanki onların arasından yalnızca onun beni anladığını hissettim.
Bazen insanlarda, bana benzeyen bakışlar görürüm. Yorulmuş, ama devam etmek zorunda olan bakışlar…
