Atasözünde ifade edildiği gibi "Komşu komşunun külüne muhtaçtır."
Yan yana yaşanılıyorsa, başkaca bir yolu yoktur; komşu komşuya mecburdur.
En dar ve sıkışık zamanlarda, iğneden ipliğe, şekerden tuza, eksik olanın tamamlanmasında, bulunmayanın karşılanmasında, sıkıntı ve zorlukların aşılmasında, güç birliği, iş birliği yapmanın gereği hatta zorunluluğu anlatılmaktadır.
Dava, buradan dersler çıkarıp, bunu toplumsal yaşama da taşımaktır.
Toplumsal yaşamla siyaset, iç içe ve de ayrılmaz özelliktedir.
Toplumsal yaşam, siyaseti etkilerken; siyaset de beşikten mezara, ekonomiden sağlığa, eğitime ve kültüre kadar, toplumsal yaşamı şekillendirmekte; bugüne ve geleceğe yön vermektedir.
Ülkede yaklaşık 20 yıldır aynı baskıcı popülist, hayırsız siyaset iktidardayken; “halkçı siyaset” ise uzunca bir süredir muhalefettedir.
“Halkçı-toplumcu” yani halktan yana siyaset, gücünü en başta toplumsal dayanışmacılıktan yani toplumla dayanışmadan alır.
Hele bir de kendi iç dayanışması vardır ki; işte bu olmazsa havasını alır!
Bu da “halkçı-toplumcu” siyasetin olmazsa olmazıdır.
Ülkenin içinde bulunduğu durum, halkçı-toplumcu siyasete ne kadar ihtiyaç duymaktaysa; halkçı-toplumcu siyasetin de kendi içindeki dayanışmasına da o derece ihtiyacı var.
Bunu sağlayamazsa ve başaramazsa, kendini hep dışarıda tutar.
Bugün ülkemizde 1923 Atatürk Cumhuriyeti’nin, demokrasinin; adaletin, insan hakları ve özgürlüklerin; ulusal birliğin; iç barışın, huzurun ve insanca yaşama gereklerinin kazanılması, kurulması kaçınılmazdır.
Bu açıdan bakıldığında ülkemiz, tarihinin en kritik noktasındadır.
İşte bu durum karşısında yine en büyük görev, halkçı-toplumcu siyasetin omuzlarındadır.
Bugünden yarına, bu görevin başarılması da halkçı siyasetin toplam gücünü harekete geçirebilmesine ve bunun için de kendi “iç dayanışmasını” yaratmasına bağlıdır.
Bu dayanışmanın gereği ise halkçı-toplumcu ilkeler ve ideallere bağlı kalınmasıdır.
Ayrıca gerçeklikten uzak, bütünü görememe, dar grupçu bakma, bütünü parçaya feda ederek şahsi, basit ve küçük çıkar dürtüleri içinde kurnazlıklarla aynı yapı içindekilere yönelik acımasızca ithamkar, dışlayıcı ayrışmacılıkla, iflah etmez rekabete tutulmamaktır.
Bu durumda da ortalık, düşman kardeşler kavgasına veya bir çeşit “siyaset esnaflığına” kalır.
Halktan, halkın gerçekliğinden uzak “halksız halkçılıkla” sadece amansız bir rekabetin sürüp gittiği bir arena halini alır.
Sonuçta birileri veya bir taraf ötelenerek, dışarda tutulur; birçokları da soğutulur.
Alışkanlık halini alan “burası bizden sorulur havası” yaratılır.
Yapı, dayanışma ve kapsayıcılıktan uzaklaşıp, daralır.
Ortak toplumsal amaçlar yerini, daha çok kişisel önceliklere ve
kıskançlıklara, çekememezliklere bırakır.
Yapı da halkçı amaçları gerçekleştirmekten uzaklaşıp, çoraklaşır.
Geriye de sadece iflah etmez bir rekabetle, kıran kırana vuruşmalar kalır.
Toplumun en taze umutları yine başka baharlara kalır.
Bu hengamede, ilke ve ideale rağbet olamaz.
Arslan, kediye boğdurulmuş olur!
Oysa kimsenin de buna hakkı yoktur.
Halkçı-toplumcu siyasetin kanı da damarı da “dayanışma”dır.
Komşu komşunun külüne bile nasıl muhtaçsa;
halkçı halkçının “dayanışmasınada öyle ” muhtaçtır.
Halksız ve dayanışmasız “halkçılığın” yokluğunda, yok oluş vardır.
Böylesine ağır koşullarda sen-ben kavgası, şahsi ikbal sevdası ve şahsi çıkarlar öne çıkarılamaz.
Bugün değilse ne zaman?
Düşünsel temeli bulunmayan usandırıcı, bıktırıcı çekişmeler ve çekiştirmeler, anlamsızdır.
Akıl başa alınmalıdır.
Bunun için daha ne olmalıdır?
Bugün değilse ne zamandır?
