Oktay UÇAR


NEŞTERİN EN AĞIR SINAVI

Tarih: 1915


Tarih: 1915 

Yer: Çanakkale Cephesi

Mekân: Kan ve İyot Kokulu Bir Sahra Hastanesi

     

     Savaş, cephedeki asker için süngü ucunda bir ölüm kalım mücadelesidir. Ancak cephe gerisindeki beyaz önlüklüler için savaş; vicdan, bilim ve çaresizlik arasında sıkışıp kalmış, bitmek bilmeyen bir karar mekanizmasıdır. Çanakkale Savaşları’nın tozlu ve kanlı sayfaları arasında parlayan Dr. Tarık Nusret hikâyesi, bir babanın evladını kaybetmesinden çok daha fazlasını; bir hekimin, meslek ahlakı uğruna ruhunu nasıl feda ettiğini anlatır.

    1915 Çanakkale’sinde sahra hastaneleri, modern tıbbın steril ortamlarından çok uzaktı. Yokluk hakimdi. Morfin az, sargı bezi kirli, cerrah sayısı yetersizdi. Bu imkânsızlıklar içinde harp cerrahisinin en acımasız kuralı devreye girerdi: Öncelikli Hasta.

Bir hekim için her nefes kutsaldır. Hipokrat yemini, yaşamı savunmayı emreder. Ancak savaş alanında bu yemin, yerini fayda matematiğine bırakır. Doktorun önünde yatan yüzlerce yaralı varken, tek bir hastaya saatlerini harcaması, o sırada kurtarılabilecek beş askerin ölümü demektir. Bu yüzden ağır yaralılar, yaşama şansı mucizelere kalmış olanlar umutsuz vaka olarak işaretlenir ve gölgeye, yani ölüme terk edilir. Bu, tıbbın savaş şartlarındaki en soğuk en vicdan yaralayıcı uygulamasıdır. Dr. Tarık Nusret, işte bu korkunç durumun uygulayıcısıydı.

    Günlerdir uyumamış, elleri ve önlüğü kurumuş kanla kaplı olan Dr. Tarık, sedye sedye önüne gelen bedenlere birer vaka olarak bakmak zorundaydı. O an duygulara yer yoktu. Merhamet, hızlı karar vermek demekti. Sıradaki sedye getirildiğinde, tecrübeli gözleri durumu saniyeler içinde analiz etti: Karın bölgesi parçalanmış, iç organlar hasar görmüş, çok kan kaybetmiş bir asker. Tıbbi gerçeklik şuydu: Bu askeri ameliyat etmek saatler sürerdi ve masada kalma ihtimali yüzde doksanın üzerindeydi.

Dr. Tarık Nusret, Hipokrat’ın ona yüklediği sorumlulukla değil, savaşın ona dayattığı öncelik sıralamasıyla hükmünü verdi:

"Kaldırın... Gölgeye."

    Bu iki kelime, bir idam fermanı değil, eldeki kısıtlı imkânları yaşama tutunabilecek olanlara saklama mecburiyetiydi. O an o asker, doktor için bir "evlat" değil, kaynakların verimsiz kullanılacağı tıbbi bir vaka idi.

    Gece çöküp, yaralı akışı yavaşladığında, Dr. Tarık Nusret’in içindeki hekim geri çekildi ve insan ortaya çıktı. Aklı, o karın boşluğu parçalanmış askerde kaldı. Prosedür gereği ölüme terk ettiği o bedeni son bir kez görmek istedi.

    Gölgeliğe, ölümü bekleyenlerin sessiz çığlıklarının olduğu yere gitti. Az önce kendi emriyle oraya bıraktırılan askerin yüzündeki çamuru sildiğinde, o korkunç gerçekle yüzleşti. Yarı açıkgözlerle ona bakan, son nefesini vermek üzere olan o genç, öz oğluydu. İşte o an, tarihin en büyük içsel çatışması yaşandı: Bir yanda doktorluk görevi, diğer yanda babalık vicdanı

    Oğlunun soğuyan bedenine sarılan Dr. Tarık Nusret’in yaşadığı, basit bir yas değildi. O, oğlunu düşman kurşunuyla değil, kendi mesleki kararıyla kaybetmişti. Etrafındakiler teselli etmeye çalıştığında dökülen şu sözler, meslek ahlakı ile vicdanın savaşını kimin kazandığını gösteriyordu:

"Gördüm... Yarasına baktığım an anladım ki kurtulma şansı yoktu. Eğer 'bu benim oğlumdur' deyip onu masaya alsaydım, arkada bekleyen ve kurtulma şansı olan diğer Mehmetçiklerin hakkını yemiş olurdum. Ben bir babayım ama önce hekimim."

      Çanakkale’yi geçilmez kılan sadece top, tüfek ve mayınlar değildi. Çanakkale’yi geçilmez kılan; evladı sedyede yatarken bile neşterini titretmeyen, babalık şefkatini vatan vazifesine ve meslek namusuna feda edebilen bu iradeydi.

 

  • BIST 100

    16669,20%1,39
  • DOLAR

    43,49% 0,05
  • EURO

    51,34% 0,10
  • GRAM ALTIN

    6894,78% 6,03
  • Ç. ALTIN

    11768,33% 3,45
  • Salı 5.5 ° / 0.1 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
  • Çarşamba 13.8 ° / 1.6 ° Güneşli
  • Perşembe 15.3 ° / 6.1 ° Orta kuvvetli yağmurlu

Balıkesir

03.02.2026

  • İMSAK 06:43
  • GÜNEŞ 08:08
  • ÖĞLE 13:27
  • İKİNDİ 16:12
  • AKŞAM 18:37
  • YATSI 19:57