Rüzgâr, ince kumları havalandırıyor, güneş ufku eritiyordu. Erdem, kamerasının vizöründen baktığında, dünyanın bütün renklerinin sarıya çalıyor oluşuna hâlâ alışamamıştı. Gökyüzü bile, çölün tozuna bulanmış soluk bir mavi…
Erdem, kamerasının peşine takılıp dünyayı dolaşır, bazen bir sınır karakolunda, bazen bir balıkçı teknesinde, bazen de kimsenin adını bilmediği bir vadide sabahlardı. Onun için dünya, sosyal medyada paylaşılanlardan çok farklıydı; toz kokan çadırların, kömür isiyle kararmış tencerelerin, suskun bakışların ve aniden patlayan kahkahaların toplamıydı.
Bu kez hedefi, neredeyse hiçbir haritada adı sanı geçmeyen bir kabileydi.
Söylenene göre, bu kabile çölün ötesinde, kum denizinin duraksadığı, akla mantığa sığmayan bir vahada yaşıyordu. Onlar için “zaman” güneşin doğup batmasından ibaretti ve dünyayla bağları, ufka doğru giden rüzgârın izi kadar belirsizdi.
Böyle anlatılınca, Erdem için tek bir seçenek kalmıştı, o kabileyi belgelemek.
Yanına sadece en gerekli olan eşyaları aldı:
Kâğıt haritalarda yer almayan bir kabileden söz edilmişti. Son benzin istasyonunda, kır saçlı bir adamdan duyduğu tek cümle hâlâ kulağında çınlıyordu:
“Oraya giden az, dönen ise daha da azdır.”
Adam bunu bir tehdit gibi değil, bir gerçeği hatırlatır gibi söylemişti. Erdem, başıyla selam verip, yolun tozuna karışmıştı.
İlk günler, çöl nazikti. Akşamları gökyüzü yıldızlarla çiçekleniyor, gündüzleri esen hafif rüzgâr, kumların üzerinde yumuşak dalgalar oluşturuyordu. Erdem, her yeni kum tepeciğinde, başka bir gezegene adım atıyormuş gibi hissediyor ve deklanşör sesiyle rahatlıyordu.
Ama çölün, insanın gardını düşürdükten sonra dişlerini gösteren bir tarafı da vardı.
Üçüncü gün, ufuk çizgisi bir anda bulanıklaştı. Emir önce objektifin kirlenmiş olduğunu sandı. Lensini sildi, gözünü yeniden vizöre dayadı. Ama bulanıklık gitmedi; aksine büyüdü.
Bir kum fırtınası, neredeyse sessizce, ama kararlı adımlarla yaklaşıyordu.
Önce gökyüzü sarardı. Güneş, puslu bir camın arkasına gizlendi. Sonra rüzgâr sertleşti. Kum, ince iğneler gibi yüzüne, ellerine saplanmaya başladı. Erdem, telaşla önce şapkasını bağladı, yüzünü ve kamerasını bezle sardı, sırt çantasını ise korumak için göğsüne bastırdı.
Dakikalar sonra, dünya sadece bir uğultuya ve yakıcı bir toza dönüşmüştü.
Ne zaman dizlerinin üzerine çöktüğünü, ne zaman yön duygusunu kaybettiğini hatırlamıyordu. Bildiği tek şey, her nefeste içine dolan kum tanelerinin boğazını yakması ve bir an için bile gözlerini açmaya cesaret edememesiydi.
Fırtına, sanki sonsuza kadar sürecek gibiydi.
O an, aklından geçen en güçlü düşünce, yıllardır peşine düştüğü kaderinin burada, bu görünmez mezarlıkta son bulacağıydı.
Bir fotoğraf makinesi, yarısı dolu bir su matarası ve çölün üzerinde kaybolan bir isimden fazlası olmayacaktı.
Bilincinin gidip geldiği, bedeninin kumla ağırlaştığı o anlarda, uzaklardan gelen ritmik bir ses duydu.
İlk başta, rüzgârın oyunu sandı; çölün bazen insanı kandıran sesler çıkardığını duymuştu.
Ama bu ses düzenliydi. Giderek yaklaşan, tok ve sabırlı adımların sesi… Sonra, daha uzaklardan yansıyan boğuk bir melodi eklendi buna; kelimelerini anlamasa da içinde bir tür ağıt taşıyan, tuhaf bir şarkı.
Omuzuna sertçe bir el dokundu.
Gözlerini araladığında, yüzü örtülerle gizlenmiş bir siluet gördü. Güneşin, kumun ve rüzgârın şekillendirdiği, net hatları olmayan bir figürdü bu. Sırtında, güneşe karşı parlayan bir mızrak ya da baston taşıyordu. İrkildi, ama hareket edemedi.
Sonrasını, parça parça hatırladı:
Kollarının, ince ama güçlü ellerce kaldırılışını,
Bir hayvanın üzerine yatırılışını,
Birinin dudaklarının, susuzluktan çatlamış ağzına su dayayışını,
Uzaktan gelen ut ve bendir seslerini
Ve nihayet, bilinçsizce mırıldandığı tek cümleyi:
“Lütfen, makineme dokunmayın…”
Gülen bir ses duymuştu. Hangi dilde güldüklerini anlamak mümkün değildi belki ama gülüşün tonu evrenseldi: “Merak etme.”
Gözlerini açtığında, çöl kaybolmuştu.
Yerini, ağır ve serin bir gölgeye bırakmıştı. Taş duvarlar, yukarıda ince bir yarıktan süzülen ışık, etrafta asılı duran renkli dokumalar… Havanın içinde, odun dumanına karışmış otların kokusu vardı.
Erdem, karnına serilmiş bezleri fark etti. Kollarındaki çizikler temizlenmiş, yaralarına bitki ezmeleri sürülmüştü. Devamı Gelecek Sayıda
