Uğultulu Tepeler Üzerinden Romanların Sinemaya Yolculuğu
Edebiyat ile sinema arasındaki ilişki uzun yıllardır süren bir diyalog. Sinemanın önemli bir bölümünün roman uyarlamalarından oluşması, seyirciye kitabı görselleştirip sunmanın yanı sıra yönetmene de hazır bir anlatı zemini sağlıyor. Ancak bu durum, okuyucu tarafından beğenilmiş bir hikâyenin birebir kamerayla anlatılması anlamına gelmiyor. Arka planda yönetmenin hikâyeyi yeniden düzenlemesi, sinemaya uygun hâle getirmesi ve gerektiğinde hikâyenin bir bölümünden vazgeçmesi gerekiyor.
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri ise şu anda sinemada gösterimde olan ve kitabını okuduktan sonra izleyip değerlendirme fırsatı bulabildiğim Wuthering Heights, Türkçedeki adıyla Uğultulu Tepeler. Emily BRONTE’nin 1847’de yayımlanan romanı, İngiliz edebiyatının en yoğun ve karanlık aşk hikâyelerinden biri olarak kabul ediliyor. Roman yalnızca Heathcliff ile Catherine arasındaki tutkulu ilişkiyi anlatmıyor; sınıf farklılıklarını, intikam duygusunu ve insanın içindeki karanlığı da ortaya koyuyor.
Ancak romanın sinemaya uyarlanması her zaman aynı etkiyi yaratmıyor. Özellikle Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler) uyarlaması bu durumun iyi bir örneği. Yönetmen Andrea ARNOLD, romanı birebir anlatmak yerine daha atmosferik ve görsel bir anlatı kurmayı tercih ediyor. Romanın aksine, özellikle iki karakterin imkânsız aşkına odaklanan hikâye; doğanın sunduğu öğeleri kullanarak karakterlerin iç dünyasının ne kadar karanlık olduğunu anlatıyor. Sanki ayrı bir karaktermiş gibi kullanılan doğa, çamurlu tepeler ve sert rüzgârlar seyirciye romandaki karanlık dünyayı güçlü bir şekilde hissettirme şansı sunuyor.
Fakat tam da burada roman ile sinema arasındaki temel fark ortaya çıkıyor.
Bir roman sayfalar boyunca karakterlerin düşüncelerini, geçmişlerini ve psikolojik dönüşümlerini ayrıntılı biçimde anlatabiliyorken, sinema sınırlı bir süre içinde görsel bir anlatı kurmak zorunda. Bu nedenle uyarlamalarda birçok karakter, olay ya da anlatı katmanı kaçınılmaz olarak sadeleşiyor. Bu yüzden birçok uyarlama, romanın aynısı olmaktan çok onun sinemasal bir yorumu hâline geliyor.
Yine de romanların sinemaya uyarlanmasının önemli bir avantajı var: Hikâyeler yeni bir izleyici kitlesiyle buluşuyor. Birçok kişi klasik romanları önce film uyarlamaları sayesinde keşfediyor. Sinema, edebiyatın dünyasını daha geniş bir kitleye taşıyan güçlü bir araç hâline geliyor.
Uğultulu Tepeler uyarlamaları da tam olarak bunu gösteriyor. Romanın karanlık ve fırtınalı atmosferi sinemada her zaman farklı biçimlerde yorumlanırken bazı filmler romantik yönü öne çıkarırken, bazıları hikâyenin karanlık tarafına odaklanıyor.
Sonuçta romanların sinemaya uyarlanması bir çeviri gibi.Bir dilde anlatılan bir hikâye başka bir dile aktarılıyor. Nasıl ki bir metnin birebir çevirisi her zaman mümkün değilse, romanın da sinemaya eksiksiz aktarılması mümkün değil. (Gamze ATAMAN)
