Ne bir heykeldim, ne bir pipo, ne de bir anlamdım.
Yer altında toprağa karışmış, sadece yumuşak ve beyaz bir taş parçasıydım.
Kendimden bile habersiz, derin bir sessizlik içindeydim.
Ne günlerin, ne de yılların geçtiğinin farkındaydım.
Öylesine yaşıyordum işte, buna yaşamak denilirse...
Yalnızca ağırlığım vardı. Kendimi, dünyanın unutmak zorunda kaldığı şeylerin yığıldığı derinliklerde buldum.
Var olmak ile yok olmak arasında, kalın ama sessiz bir çizgi gibiydim. Düşünmüyordum, çünkü düşünmek için önce bir “ben” hissi gerekir. Bende o da yoktu. Sadece çatlaksız, sorusuz bir bütünlük.
Sonra, bir gün, sesler duymaya başladım. O sessizliğin sukûnu bozulmuştu.
Tak, tak... Küt küt...
Sarsıntı duymaya başladım. Acı vericiydi. Rahat yatağım titremeye başlamıştı...
Üzerime kazmalar gelmeye başladı, insanların elleriyle.
Sonrasında gün yüzüne çıkarıldım, şimşekler çekiyordu, zaman geçince alıştım, gözlerim kamaştı. Buna şükrettim.
Pazara çıkarıldım, sanki ortaçağdaki bir köle gibi. En kötüsü bu idi...
Bir usta beni satın aldı, yok fiyatına.
O hiç rahat durmadı, yontmaya başladı beni.
İlk darbe, bir acı değil, şaşkınlıktı.
Bir parçam düştü yere. Küçük, anlamdan yoksun bir parça.
“Eksildim,” diye düşündüm.
İlginçti, eksildikçe düşünmeye başladım.
Her yontuşta, yıllardır üzerime sinmiş sessizlikten bir kat soyuluyordu.
Usta eller, beni azaltarak belirginleştiriyordu.
Kimliğimi kaybediyordum, neye dönüşeceğimi de henüz bilmiyordum.
Bir ara ustanın içinden geçeni hissettim, dudaklarından dökülmedi ama bana çarptı.
“Taş, içindeki heykeli arıyor.”
Bu çok sevindirici idi. Çünkü, vitrinde sergilenen heykelleri görmüştüm.
Bir anlam sergiliyorlardı. Kimi vakur, kimi olgun ve çoğunlukla Aksakal... Gözlerde fer ve bilinç vardı.
"Ne güzel" dedim, gururlandım, çünkü; ben de insanlara birşeyler hissettirecektim.
Bu çok sevindirici bir fısıltı idi. Çünkü, içimde bir heykel olduğundan bile habersizdim. Ama o, benden önce benim içimi görmüştü. Ustanın zihninde, ben henüz olmadığım bir şeye zaten dönüşmüştüm.
Garip bir ikilik başladı o an.
Ben kendime “taş” derken, onun elleri bana “heykel” diyordu.
Hangisi gerçekti?
Her oyukta, içimden koparılan parçalar etrafıma saçılıyordu.
Bir kısmım mırıltı gibi yere dökülüyor, bir kısmım toz olup havaya karışıyordu. Toza dönüşen parçalarımı artık tanımıyordum. Onlar bendiler ama değillerdi de. Ustanın parmak izleriyle, aletin keskinliğiyle, nefesinin sıcaklığıyla karışıyorlardı.
Ben, küçüldükçe belirginleşiyordum.
Kaybettiklerim arttıkça, kalan halim daha okunur hâle geliyordu.
“Dönüşüm,” diye mırıldandım kendi kendime, “demek ki, olduğun şeyin bir bölümünü kaybetmeyi göze almaktır.”
Ama hâlâ bilmiyordum. Nasıl bir heykel olacaktım?
Bir gün, yüzümü hissettim.
Önce alnım açıldı, sonra göz çukurlarım derinleşti. Kendimi ilk kez, bir şeye bakan bir şey olarak düşündüm.
