Haklı mıydı bu ses? Kim bilir. Belki de hatıralar, suyun altına çekiyordu insanı.
Ama Eber'in suları çekildiğinde, zaten tekrar gün yüzüne çıkmayacak mıydı? Her şey aynı kaderi paylaşmayacak mıydı? Su, adaletliydi bu konuda: Büyük-küçük, önemli-önemsiz demeden, ne varsa aynı derinliğe çekerdi. Kendisi çekildiğinde ise geri verirdi.
Çuvalla birlikte getirdiği oya örtüyü de eline aldı. Annesinin ince parmakları, o desenleri işlerken neler düşünmüştü, merak etti. Hiç “Oğlum bir gün bu örtüyü suya bırakacak,” diye hayal etmiş miydi? Elbette hayır.
İnsan, başkalarının vedalarını hesaplayamazdı. Herkes, kendi gidişini tek başına hazırlar, kendi sessizliğiyle mühürlerdi.
Örtüyü kayığın ucuna serdi. Bir süre, sırf rüzgârda hafifçe dalgalanışını izledi. Sonra, yeniden katlayıp çuvala koydu. Annesinin el emeği, göz nuruydu, kıyamadı. Onu suya bırakmayacaktı. Her şeyin suya teslim edilmesi gerekmiyordu. Bazı şeyler, geride kalmak için yaratılıyordu.
Kıyıya doğru çevirdi sandalı. Geriye dönüş, her zaman gelişten daha kısa sürerdi; insan, bildiği yerden uzaklaşırken daima daha yavaş, daha isteksiz yol alırdı. Geri dönmek, bilinen acıyı, bilinen yoksulluğu, bilinen yalnızlığı kabullenmekti. Ama yakında o bilinen yer bile değişecekti. Kasabadaki gençler büyük şehirlere taşınacak, evler sahipsizlikten çökecek, ataların kabri bile ziyaretçsiz kalacaktı. Gençlere yer kalmayacaktı eski toprakta.
Ayhan, kıyıya vardığında, kayıktan inmek için acele etmedi. Ayaklarını suya değdirmedi; sadece bir süre, öylece oturdu. Sanki göl, onunla son kez konuşacaktı da, bir kelimeyi bile kaçırmak istemiyordu. Ama su suskundu. Bütün büyük vedalar gibi, bu da kelimesiz gerçekleşiyordu.
İçinden geçenleri kimseye anlatamayacağını biliyordu. Yarın kahveye gittiğinde, diğer balıkçılar gibi, “E, ne olacak, ekmek parası işte, gider başka yere de ağ atarız,” diyecekti.
Belki bir-iki küfür savuracaktı arada. Dünyayı söğüşleyenlere, tüketimi kamçılayan reklam denen o tuzak, soğuk şeye.
Gerçekte kızgınlıkla birlikte, derin bir yorgunluk vardı içinde. Bir insan, bir yere ne kadar kök salarsa, sökülürken o kadar az bağırırdı belki de; çünkü gücü kalmazdı.
Ayağa kalktığında, kayığın içinde, çuvalın ağzı yarım açık duruyordu. İçinde kalan birkaç parça eşya, geçmişin son tanıkları gibi sessizce yatıyordu. Onları yanında götürecekti. Yeni evin, yeni kıyının, yeni sabahların duvarına asmasa da, bir köşede, gözünün önüne değil ama elinin altında olacaktı. Belki bir gün, gece yarısı uyanıp içlerinden birini eline alınca, bugün göle bıraktığı radyonun çıkardığı sesi hatırlayacaktı. Küçük, kısacık, ama içini titreten bir veda sesi.
Ayhan, son kez arkasına dönüp sulara baktı. Ne dramatik bir görüntü vardı ne de gösterişli bir gün batımı. Sıradan, hatta biraz kasvetli bir hava.
İşte o an, kendi hayatının asıl kırılma noktasının bu olduğunu sezdi.
İnsan, en önemli anlarını çoğu zaman sonradan fark ederdi ve bazı anlar, yaşanırken bile ağırlığıyla kendini hissettirirdi.
Sessizce mırıldandı:
“İyi bak kendine.”
Kime söylediğini tam bilmiyordu. Göl mü, kendi geçmişi mi, yoksa bu suların kıyısında bir ömür beklemiş gençliğine mi? Yoksa göle teslim ettiklerine mi?
Belki hepsine birden.
Sonra, ayakları karaya bastı.
Kayık, küçük bir hareketle geriye, suya doğru salındı. Çok sevdiği ortama cekildi. Bağlı olduğu eski halat, hafifçe gerildi. Ayhan, düğümü çözmedi. Her sabah yaptığı gibi, “Yarın yine gelirim,” der gibi bıraktı.
Oysa ikisi de biliyordu. Ne o yarın, ne de bu göl, bir daha eskisi gibi olmayacaktı.
