Yokuşu tırmanırken içimdeki kömür harlanır, demir gövdem kızışır. Her “tuf-tuf” edişimde, kalın bir nabız gibi atar dünya.
Altımdaki raylarda, nice hikâyelerin izleri vardır.
Bir zamanlar aynı koltukta yan yana oturmuş, sonra aynı şehirde bile kalamayan iki sevgili…
Başını pencere perdesine gizleyip sessizce ağlayan çocuk…
İlk kez doğduğu kasabadan ayrılıp, başka bir hayata giden ihtiyar…
Ben hepsini taşıdım. Tek tek bilirim ama hiç kimseye anlatamam.
Buharım, göğe savrulurken, duygularımı da alır beraberinde gökyüzüne taşır. Belki bir bulut olur, bir yağmurun içinde toprağa düşer, bir çocuğun yüzüne değip, ona bilmediği bir hüzün bırakır. Kim bilir…
O gün, kısa bir mola verdiğim küçük istasyonlardan birinde, rayların kenarında tek başına bir çocuk duruyordu. Elinde tahta bir tren. Dumanımı görünce heyecanla zıpladı, ufacık kollarını sevinçle havaya kaldırdı. Çocuklar, beni en iyi anlayanlardır. Onlar için ben, sadece bir “araç” değilim. Hareket eden, nefes alan, kocaman bir masal kahramanıyım.
O çocuğun gözlerine bakarken, yıllar önce başka bir istasyonda, başka bir çocuğun bana aynı şekilde el salladığını hatırladım. Belki o büyümüş, bugün benim vagonumda oturuyor olabilir. Farkında olmadan, çocukluğuna el sallayan trene binmiştir yeniden. Zaman, insanlarla oynaşmayı sever. Ben de bu oyunun demirden şahidiyim.
Gün ilerledikçe ışık değişir. Kıvrık yollarda giderken gölgem, vagonların gölgeleriyle birleşir. Uzar, kısalır, parçalanır ve her gölgede, bir iz saklanır.
Zamanla sabahın soğuk solukluğu, yerini öğlenin kızgın güneşine bırakır. Ben yine de pes etmem. Yol arkadaşlarımı zamanında istedikleri yere ulaştırmak zorundayım.
Akşamüstü, tekrar o üç adamın olduğu yere geri dönüyordum. Bu kez vagonlarım daha hafif, içim daha tenhaydı. Yolcular değişmiş, bazı koltuklar ise boş kalmıştı. Boş kalan her koltuk, ardında bir hikâye bırakır. Kimisi kavuşma, kimisi ayrılık, kimisi de sıradan bir günün hafifliğidir.
Yaklaştıkça, o üç siluetin aynı yerde bekleyip beklemediklerini merak ettim. İnsanlar genelde ayrıldıkları yerden uzaklaşmak ister, bekledikleri olmadıysa, oraya bakmak bile zorlarına gider. Ama onlar oradaydı. Yine tepenin kenarında, yine yan yana.
Bu kez yüzleri daha sakindi. Yine konuşmadılar. Ama bir fark vardı: Ortadakinin başı biraz daha dikti, soldakinin elleri cebinden çıkmıştı. Sağdakinin bakışlarında ise, garip bir kabulleniş vardı. Sanki dumanıma değil, geçmişine bakıyordu.
Onların yanından geçerken, içimden gizlice fısıldadım.
“Merak etmeyin… Gidenleri de, kalanları da ben unutmam. Sadece siz hatırlamıyor sandığınızda bile ben; o günü, o bakışı, o el sallayışı demirlerime kazımış olurum.”
Bu sözlerimi elbette duymadılar. Belki, rüzgârın yönü değiştiğinde, hafif bir is kokusu burnuna vurdu her birinin. Belki o an, kalplerinin en derin yerinde, tarif edemedikleri bir sızı hissettiler. İşte o sızı, benim hatıramdır.
Şimdi, paslanmış rayların üzerinde, kullanılmayan bir makasta, yılların yükünü sırtlanmış hâlde sergileniyorum. Artık kazanım yanmıyor, içimden dumanlar yükselmiyor. Çocuklar gelip fotoğraf çektiriyor, büyükler eski günlerden bahsediyor. Kimisi diyor ki: “Ne çok geciktirirdi bizi, bu kara tren!” Kimisi gülerek ekliyor: “Ama ne güzeldi, değil mi? O puslu camdan dışarı bakmak…”
Kimse bilmiyor olsa da hâlâ duyuyorum onları. Hâlâ geçmişte kalan anıları hatırlıyorum.
Bir zamanlar içimi dolduran kömürün yerini şimdi hatıralar aldı. Her çizikte, her vidada, her rayın buluşma yerinde, bir hikâye saklı. Dönüp dumanımı göğe savuramıyor olsam da; bir fotoğraf karesinde, birinin duvarında asılı kalmış hâlde, varlığımı sürdürmeye devam ediyorum.
Belki bir gün, sen de o fotoğrafa bakıp, “Ne güzelmiş bu eski kara tren,” diyeceksin. O an, bil ki, ben de sana bakıyor olacağım. Aramızdaki tek köprü, senin kalbinden geçen o küçük, tarifsiz sızı olacak. Çünkü ben, demirden yapılmış bir hatırayım. Sızı nedir bilmem.
Ve hatıralar... Hiçbir zaman çakılı durmaz. Sadece biraz yavaşlar.
