Bugünün dünyasının ekranlara hapsolmuş yalnızlığı içinde bunalmışken, eskiye olan özlemimiz hiç dinmiyor.
Çocukluğumun geçtiği mahalleyi düşünüyorum yine. İlişkilerin menfaate dayalı olmadığı, bir fincan kahvenin bile kırk yıl hatırının olduğu, vefanın bir semt adı olarak kalmadığı, mahalleden birinin derdinin herkesin derdi olduğu yılları…
Kapatıyorum gözlerimi, gidiyorum o eski zamanlardaki Sultaniye mahallesi, Milli kuvvetler caddesine. Yan yana dizilmiş beton bloklar yok henüz.
Kapıları hiç kilitlenmeyen evler, sokaklarında oyunlar oynayan çocuklar, kapı önlerinde oturmuş sohbet eden yaşlı teyzeler canlanıyor zihnimde…
Temmuz ayındayız ve okullar tatil. Mahallenin en yaşlılarından Rahmiye nine dayanmış bastonuna, etrafı seyrediyor. Her zamanki gibi, kapısının önündeki büyük taşın üzerine oturmuş. Almanya’daki oğlu bu yaz gelemeyecekmiş galiba, o yüzden hüzünlü biraz. Çocuklar biraz çekiniyor ondan. Bahçesine top kaçarsa vermiyor çünkü. Denk getirmek için değilse de, afacanlık yapan çocuklara, fırlatıveriyor elindeki bastonunu bir de.
İtfaiye aracı yolları ıslarken, çocuklar oyunlarını bırakıp koşturuyorlar. Pantolon ya da eteklerini sıyırmışlar dizlerine kadar , itfaiye onları da ıslasın diye dizilmişler yola. İtfaiye şoförü ıslanmasınlar diye suyu kısınca yüzleri düşse de, hemen dönüyorlar oyunlarına yeniden.
Şeker fabrikasının kahverengi kuşakları olan, bej renkli servis otobüsü görünüyor yolun başında. Fabrika çalışanlarını ve o mahallede oturanları almış, dumanı tüten fabrikaya doğru ilerliyor. Kış geldiğinde sobayı tutuşturmak için, babam tahta parçası göndermiş. Mahallenin çocukları toplanıp, bir çırpıda odunluğa taşıyıveriyorlar .
Mahallenin erkekleri, günün yorgunluğuyla omuzları biraz çökmüş, ancak helâl kazanç getirmenin huzuruyla evlerine dönüyorlar. Ellerinde, öğle yemeklerini yedikleri boş sefer tasları var.
Mahallemizin kuaförü Pervin ablaya gelin gelmiş ama, süslenen gelini merakla izleyen komşulardan, gelinle birlikte gelen müşterilere yer yok. İçinden ne kadar kızsa da, yine de hiç ses etmiyor Pervin abla. İşinin arasında bir de, müşteriye oturacak yer ayarlamaya çalışıyor.
Arkadaşım Sermin, annesinin evden verdiği kabı elinde sallaya sallaya, mahalle bakkalımız Abdullah amcanın dükkânına doğru gidiyor. Plastik kaplarda paketlenmiş markalı yoğurtlar yok o zamanlar. Yoğurtçu Salih amcanın süthanesinde üretilen yoğurtlar, evden getirdiğimiz kaplara konulup satılıyor. O kadar taze ve lezzetli ki, evde mayalanan yoğurttan hiç farkı yok.
Kızlı erkekli bir grup çocuk, su deposunun üzerinde “tombik” oynuyor. Bir grup kız çocuğu kilimleri sermiş, su deposunun gölgesinde evcilik oynuyor, bir grup erkek çocuk ise, sopadan kılıçlarını sallayarak , minik birer “Malkoçoğlu” gibi hoplayıp zıplıyor.
Susayan çocuklar, ağızlarını sokak çeşmesine dayamışlar, şerbet gibi akan Çaylak suyunu, kana kana içiyorlar.
Çocuklar oyuna öylesine dalmışlar ki, havanın kararmaya başladığının farkına bile varmamışlar. Anneler, evlerinin penceresinden sarkmış, yemek için çocuklarına sesleniyorlar. Annelerinin azarından çekinen çocuklar koşturuyorlar evlerine doğru.
Şimdi gitsem o eski mahalleye, hepsi yerli yerinde duruyormuş gibi bir his kaplıyor içimi. Gözlerimi kapatmış, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle dalıp gitmişken, “anne neye gülüyorsun öyle” diyen oğlumun sesiyle, açıyorum gözlerimi…


