Resme bir genç kızın gözünü çizmekle başladı. Hülyalar âleminde dolaşan bir ruhu yansıtmalıydı. Edalı ve nazlı bir tavır yansıtmalıydı. Öyle de oldu; çünkü göz haz dolu bir şekilde kapalıydı. Bakanın canını yakan gerçek ve uzun kirpikler dikkat çekiyordu. Bir göz daha çizdi. Resmi biraz uzaklaştırdı, baktı. Rüyalarda gezinen bir hava taşıyordu. Beğendi.
Telefonuna bir mesaj geldi, hemen açtı.
“Trafikteyim, yol tıkandı galiba ileride kaza var, geleceğim.”
Buluşma zamanının üzerinden yarım saat geçmişti ama yüreğindeki endişe biraz olsun dağılmıştı; yoldaydı işte.
Resim yapmaya devam etti. Tekrar kontrol etti. Kendi resmini mi çizmişti? Şüpheye düştü ama kesin bir hükme varamadı.
Uzun süredir tek başına oturuyordu. Burası sanat evi değildi, sohbet ortamıydı. Yalnızlığı dikkat çekmeye başlamıştı. Çevresine göz gezdirdi. Bakışlardan rahatsız oldu. Belki de ona acıyorlardı.
Zaman geçti ama kimse gelmedi. Elinde sadece hayal kırıklığı yaratan döneğin, kısa mesajı kaldı:
“Bağışla, yarın aynı saatte, aynı yerde buluşalım. Anlatacağım…”
Derin bir şüphe kuyusuna düşmüş, içten içe bir girdaba kapılmıştı.
Hiçbir şey normal değildi artık. Gerçeği öğrenmenin yolu basitti. Arkadaşlarının paylaşımlarına bakmak için sosyal medyada dolaşmaya başladı. Zil düğmesinden farksız olan Sude'yi merak ediyordu. Onun derdi kendisiyleydi. “Acaba bu çiyan ne haltlar karıştırıyor?” diye geçirdi içinden.
Karşısına düşen ilk fotoğraf Sude'nindi. Kahkaha atıyordu; gözleri parlayarak. İkinci fotoğrafa baktı: “Hayır, çekme!” dercesine kameraya uzanmış bir el… Fotoğrafı parmaklarıyla büyüttü, karşıdakinin kimliğini çözmeye çalıştı, başaramadı. Biraz yana kaydırdı; parmakların arasındaki açıklığa odaklandı. Ardında tanıdık bir göz vardı. Bu, O'ydu.
Boğazı düğümlendi. Bir yudum su içti.
Çantasını açtı, çıkardığı resme yeniden baktı. Kendisiydi, ancak resim gerçeği yansıtmıyor yalan söylüyordu. Kalemi eline aldı, gözlerden düşen birer damla gözyaşı ekledi.
O gözyaşlarıyla birlikte, gözden düşmüş birileri daha vardı.
Şimdi her şey gerçekti…
Dışarı çıktığında yağmurlu gri hava bıçak gibi kesiyordu. Defne'nin iç dünyasında kopan tipi ise çok daha korkunçtu. Titremeye başladı. Çenesi durmadan birbirine vuruyordu. Soğuktan mı, sinirden mi? Anlaşılmıyordu.
Vakit ilerlemiş, iş çıkışı yüzünden trafik iyice sıkışmıştı. Taksiler vızır vızır geçiyor ama hiçbiri durmuyordu. O da metroya yöneldi.
Eve kendini zor attı. Doğruca yukarıdaki odasına çıktı. Ağzını bıçak açmıyordu.
Annesi, Defne'nin yaşadığı panik ve öfkeyi hissedince işi oluruna bıraktı. O'na biraz zaman tanımanın daha doğru olacağını düşündü.
Tülin, iki kahve yapıp Defne'nin odasına çıktı. Kapıyı çaldı, ses gelmedi. Bir kez daha çaldı:
“Kahve yaptım tatlım, içelim mi?” diye seslendi.
Bir itiraz yükselmeyince içeri girdi.
Defne, yüzükoyun yatağına kapanmış, titriyordu. Yanına gidip sarılarak kaldırdı. Islak gözlerini ipek gibi yumuşak elleriyle sildi. Defne'nin önüne sehpa çekti, kahveleri servis yaptı. Karşısına da bir koltuk yerleştirip oturdu.
Defne'yi bir hıçkırık tuttu. Tülin yeniden yanına geçti, sarıldı, öptü. Saçlarını okşamaya başladı.
Hıçkırıkların arasından çıkan iki kelime, zor da olsa anlaşıldı:
“Anne, aldatıldım…”
Sanki bir bent yıkılmıştı; odayı selin sesi doldurdu.
Yıkılmış setten taşan suyu sakinleştirmeye çalışan ağızdan kısa bir cümle döküldü:
“Olur bunlar Defne'm, herkes yaşar ve unutulur…”
Defne, ıslak gözlerle annesine döndü:
“Unutulur mu anne? Sen de mi yaşadın?”
“Tatlım, kim yaşamadı ki?”
Aşağıdan, ana kapının anahtarla açıldığını duydular. Turgut Bey gelmiş olmalıydı. Biraz sonra merdivenleri çıkan ayak sesleri duyuldu. Hafif aralık kapıdan bir çift göz içeri baktı. Gördüğü şey, bir meleğin diğer meleği severek teskin etmeye çalışmasıydı.
Turgut, odaya girdi. İnci tanesini sakinleştirmeye uğraşan annenin, anlayış ve sevgi dolu bakışlarında bir an durakladı. Boş koltuğa oturdu, bir süre sessiz ve hareketsiz kaldı. Sadece izledi, derin düşünceler içinde… Bir şeyler yapmak gerektiğini hissediyordu. Eli fincana uzandı, soğumuş kahveden bir yudum aldı. Arkasına yaslandı; yaşanan hayal kırıklığını artık anlamıştı. Bu derin yarayı iyileştirmek için elinden ne gelirse yapmalıydı. O'na ilaç olacak olan, aileydi.
“Bu akşam dışarıda yiyoruz” dedi, tok ama yumuşak ve itiraz kabul etmez bir sesle. “Sonra da Anadolu Ateşi'nin gösterisine gidiyoruz.”
Bir kaynak suyu kadar berrak ve canlı akan bu sesi duyanın, o an başka bir şey söylemeye gücü olmazdı zaten.
