Bir köşede, yüzü güneşten yanmış, gözleri derin çizgilerin içine gömülmüş yaşlı bir kadın, ona dikkatle bakıyordu. Göz göze geldiklerinde, kadın başını hafifçe eğerek güven verdi.
Bir süre sonra, içeriye, yüzü kısmen açık, uzun boylu bir adam girdi. Elindeki ahşap kâseyi Erdem'e uzattı. İçinde acımsı, kokulu, sıcak bir çay vardı.
Adam, kendi dilinde birkaç kelime söyledi, sonra yavaş konuşarak ekledi:
“İç. Güç verir.”
Kelimenin telaffuzu aksak ama sıcaktı.
Erdem, kâseyi dudaklarına götürdü. Sıvı hem acı hem tatlıydı; boğazını yakarken içini de ısıttı.
“Beni… nasıl kurtardınız?” diye sordu, yavaşça, Türkçe.
Adam zor anladı. Göğsüne dokundu, sonra parmağıyla dışarıyı, duvarın ötesini işaret etti.
“Çöl, herkesi alır,” dedi, kırık bir dille. “Biz… bazen geri veririz.”
Sonraki günler bir rüya gibiydi.
Erdem, kabile insanlarının arasında dolaştı; önce temkinli, sonra giderek daha içten… Onların dili, jestleri, bakışları farklıydı ama insanlık, her coğrafyada aynı kökten filizleniyordu.
Sabahları, kadınların tahta kaplarda hamur yoğuruşunu izledi.
Çocukların kumdan kaleler değil, küçük taşlardan labirentler kurduğunu gördü.
Gençlerin, gökyüzünün renklerine göre günün “adını” değiştirdiklerini öğrendi; onlar için “pazar” değil, “soluk mavi gün”, “turuncu akşam günü” gibi adlar vardı.
Yaşlıların, her gece ateşin başında, gökyüzündeki yıldızları işaret ederek eski hikâyeleri anlattığına tanık oldu.
Erdem, fotoğraf makinesini çekinmiş ve çıkarmamıştı. Bu insanlar, ruhlarının bir parçası çalınıyormuş gibi hisseder miydi? Yoksa merakla bakarlar mıydı?
Bir akşam, Taha isimli yaşlı bir kadın yanına geldi ve onu, gün boyu çimenlerin arasında oynayan küçük bir kız çocuğunun yanına götürdü. Kadının gözleri ışıl ışıldı.
Ellerini yüzüne götürdü, sanki bir kamera tutuyormuş gibi deklanşöre basarak Erdem'e, fotoğraf çekimini işaret etti, sonra kız çocuğunu gösterdi.
“Gör,” dedi. “Onun ışığını sakla ve geleceğe aktar.”
Bu, izindi. Belki de bundan fazlasıydı: Bir davet.
Erdem, titreyen ellerle makinesini çıkardı. Objektifi kontrol etti, ayarları yaptı. Küçük kız, önce ürkekçe baktı, Erdem O'na bir şeker uzatınca kız çocuğu gülümsedi. Gülüşü, çölün bütün sertliğini unutturacak kadar berraktı.
Deklanşör sesi, bu gizlenmiş dünyanın üzerine düşen ilk “yabancı” sesti belki de.
Sonra arkası geldi.
Güneşin batarken, su kuyusunun başındaki karmaşayı çekti.
Akşam, ateşin etrafında dans eden gölgeleri; yüzleri yarı aydınlık, yarı karanlık insanları fotoğrafladı.
Bir yaşlının, ellerindeki çatlaklara rağmen, küçük bir çocuğun saçını nasıl sevgiyle okşadığını yakaladı.
Kabile reisinin, her sabah gökyüzüne bakıp dudaklarının arasından fısıldadığı duaları sessizce belgeledi.
Her karede, sadece bir görüntüyü değil, bir hikâyeyi sakladığını hissediyordu.
Kabileye alıştığı günlerin birinde, beklenmedik bir şey oldu.
Ufukta karanlık bir çizgi belirdi. Ama bu kez bir kum fırtınası değildi. Gökyüzü, garip bir ağırlıkla bastırıyor, hava tuzlu bir metal gibi kokuyordu.
Taha, ateşin başında aniden dikildi, bir avcı karşısındaki tavşanın yaşadığı endişe dolu gözlerle ufka baktı. Ellerini sertçe bacaklarına vurdu. Gençler, çocukları içeri toplamaya başladı. Kabile reisi göğe baktı, sonra ne olduğunu anlayamayan şaşkın Erdem'in bulunduğu tarafa doğru çevirdi başını.
“Fırtına,” dedi, kendi dilinde, Erdem bu kelimeyi tanıyordu. Bu, kumdan fazlasını anlatan bir kelimeydi.
Gece yarısına doğru, gökyüzü açıldı.
Gökyüzü “açılmak” deyince, Erdem bunun metafor olduğunu sandı ama o gece, kelimenin gerçeğe dönüşmüş hâlini gördü. Yıldırımlar, göğü siyah bir kumaş gibi yırtıyor, gökten su değil, şiddetli bir öfke iniyordu.
Bu kadar kurak bir coğrafyada, yağmurun bile bazen lütuf değil, tehdit olabileceğini o gece anladı.
Devamı gelecek sayıda.
