Normal de bu hafta için 18 Mart Çanakkale deniz muharebeleri için yazı yazmıştım. Ancak bir anda tüm haber ajanslarına düşen haber aynı idi. İlber Ortaylı vefat etti. Bir insan öldüğünde ne söylenir, nasıl yas tutulur henüz öğrenemedim. Elini öptüğüm, yanında sohbet ettiğim, hayatıma dokunan, söylediği cümleler ile bana yol gösteren bir tarihçiyi daha maalesef kaybettik. Okula başladığım dönemi eğer kabul ediyorsak yaklaşık 10 yıldır gecem gündüzüm tarih oldu. Kanlı gözlerde Osmanlıca belge çevirirken hayatımın nasıl olacağını tahmin dahi edemiyordum. Ara sıra akademisyen hocalar ile tarih sohbetleri ederken çektiğim acıların bir gün sevince döneceğinden hiç emin bile değildim.
Bizler küçük şehrin küçük insanlarıyız. Kurduğumuz hayaller kalbimizden bile daha küçük. Böyle toprakların kaderi belki de. Bir ünlü insan görünce, yıllarca kitabını okuyup anlamaya çalışınca anlıyorsun bu insanların neden büyük insan olduğunu.
Herkes İlber hocayı “cahil” kelimesi ile tanıdı. Evet, tanıdığı iyi oldu ama arkası gelmedi. Bu adam da kimmiş? Ne yapmış? Ne yazmış diye kimse açıp bakmadı. Sadece bir kelime üstünden, zekâsı olduğuna inandığımız insanlar! bu kelime ile insanlarla dalga geçti. “Cahil cahil konuşma”
Okumayan, araştırmayan, sormayan, sorgulamayan, merak etmeyen insan toplulukları! Şimdi acaba ne yapacaklar? İçi aslında dolu olan ama kendilerinin algılamayacağı seviyenin çok üstünde olan yeni bir kelime bulabilecekler mi?
Bazı insanlar, içinde yaşadıkları zaman dilimine sığmazlar. Onlar, geçmişin tozlu raflarıyla geleceğin belirsizliği arasında gerilmiş sağlam birer halat gibidirler. İlber Ortaylı, bu toprakların gördüğü en nevi şahsına münhasır kişilerinden biriydi. Onun vedası, sadece bir biyografinin son sayfası değil; kütüphanelerin, saray koridorlarının ve eski İstanbul beyefendiliğinin üzerine çekilen siyah bir tül gibidir.
İlber Hoca, yürüyen bir kütüphaneydi ama sadece kâğıtların değil, ruhların ve şehirlerin kütüphanesiydi. O, Topkapı Sarayı’nın her taşının dilini bilir, Viyana’nın soğuk sokaklarında Habsburgların ayak seslerini duyar, Kudüs’te zeytin ağaçlarının tarihini anlatırdı. Onun zihninde sınırlar yoktu; o, tarihin coğrafyayla, sanatın siyasetle, müziğin ise insan karakteriyle nasıl yoğrulduğunu bize bir akşamüstü çayı içermişçesine doğal bir dille anlatırdı. Onun gidişiyle, arşivlerin tozlu raflarında saklanan pek çok sır, artık onu anlayan o keskin zekâdan mahrum kaldı. Şimdi o devasa kişisel kütüphanesi, sahibinin parmak izlerini özleyen birer sessiz anıta dönüştü.
İlber Ortaylı, Türk insanına aynayı tutan adamdı. Bize hem görkemli geçmişimizi hatırlattı hem de o geçmişin ağırlığını taşıyamayan sığlığımızı yüzümüze vurdu. Sertti ama bu sertlik, bir babanın evladının istikbalinden duyduğu endişe gibi şefkat doluydu.
Onun o kendine has tonlaması, bir konudan diğerine geçerken kurduğu şaşırtıcı bağlantılar ve tarihin içinden süzüp getirdiği dedikodularla harmanlanmış gerçeklikler... Artık televizyon ekranlarında, konferans kürsülerinde ya da bir sahafın kuytusunda o sesi duyamayacak olmak, Türkiye’nin kültürel manzarasında devasa bir boşluk açtı.
O, imparatorluk mirasını Cumhuriyet’in aydınlığıyla birleştiren, geleneksel ama modern, yerli ama evrensel kalabilen nadir zihinlerdendi. Papyonuyla, çantasıyla, her daim meraklı gözleriyle o, 21. yüzyıla yanlışlıkla düşmüş bir 19. yüzyıl bilgini gibiydi.
Şimdi ardından bakarken, onun bize bıraktığı en büyük miras yazdığı onlarca kitap değil; yaşama biçimidir. Bir insan nasıl merak eder, nasıl heyecanla bir belgenin peşinden koşar ve nasıl yaşarken tarih olur, bunu bizzat gösterdi.
Güle güle Hoca... Arşivler artık seni bekliyor. Halil İnalcık Hocana, Osmanlı’nın o vakur padişahlarına ve sevdiğin o tüm büyük bestekârlara selam götür. Bu ülke, senin o gür sesinle aydınlanmaya devam edecek; çünkü gerçek bir âlim ölmez, sadece sessiz bir kütüphaneye taşınır.


