Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun ve en sağlam sur yapılarından biri olarak anılan ve kentin etrafını çepeçevre kuşatan tarihi surların gölgesinde Diyarbakır’a ulaşıyoruz.
Diyarbakır; surları, camileri ve şairleriyle olduğu kadar, çok katmanlı kültürü, mutfağı ve gündelik hayatın ritmiyle de, anlatılmayı hak eden bir şehir. Onu anlamak için yalnızca görmek yetmez. Şehrin sokaklarında yürümek, tarihi hanlarında oturup sohbet etmek ve surların gölgesinde akşamı beklemek gerekir.
Mezopotamya’nın kadim kenti Diyarbakır, tarihi yapılarından şairlerin dizelerine uzanan bu yolculukta, ziyaretçisine sadece görülecek yerler değil, hissedilecek bir ruh armağan ediyor. Diyarbakır’da attığınız her adım, tarihle ve edebiyatla iç içe ilerliyor.
İlk olarak Anadolu’nun en eski camilerinden “Diyarbakır Ulu Cami” yi geziyoruz. “Ulu cami”, yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen ve kentin en büyük kilisesi olan “Mar Toma Kilisesi” nin M.S 639 yılında camiye çevrilmesi ile oluşturulmuş. Sade ama vakur mimarisi, islâm dünyasının farklı coğrafyalarından izler taşıyor. Revakların altından geçerken, burada kılınan namazların, edilen duaların asırlık yankısını hissediyorsunuz.
Diyarbakır, farklı inançların yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığı bir şehir. “Ulu Cami” nin yanı sıra, Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kiliselerinden biri olan “Surp Giragos Ermeni Kilisesi” ve tarihi “Meryem Ana Süryani Kilisesi” de, çok kültürlü yapının somut örnekleri.
Modern Türk edebiyatında önemli izler bırakan pek çok isim bu topraklardan çıkmış. Taşın sertliğine inat, sözün yumuşaklığı, burada hayat bulmuş adeta. Ünlü şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği, Diyarbakır’ın geleneksel konut mimarisinin tüm özelliklerini taşıyan, merkezi bir avlu etrafında sıralanmış, dört kanattan oluşan müze evi geziyoruz. Sanki, bu taş duvarların arasında halâ, “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder…” dizelerinin yankısı dolaşıyor.
Daha sonra, en güzel sivil mimari örneklerinden biri olan ve yaklaşık 120 yıllık bir konakta açılan, “Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi” ni ziyaret ediyoruz. “Cahit Sıtkı Tarancı Evi” ne komşu olan ev, Diyarbakır evlerinin özelliklerini en özgün biçimde muhafaza etmiş. Müzede, şair Ahmed Arif’in kişisel eşyaları, el yazısıyla yazdığı şiirleri ve Güneydoğu’da yetişmişmiş birçok şairin fotoğrafları sergileniyor.
Öğle yemeğimizde; meftune, kaburga dolması, ciğer kebabı, pide, lahmacun gibi Diyarbakır’ın meşhur lezzetleri arasından seçimimizi yaparak, başlı başına bir keşif alanı olan Diyarbakır mutfağını tadımlıyoruz. Bir kez daha anlıyoruz ki, Güneydoğu Anadolu mutfağı mükemmel lezzetlere sahip. Turumuz aynı zamanda bir gastronomi turuna dönüşüyor.
Tarihi hanlar hep ilgimi çekmiştir. Kim bilir nelere şahitlik etmiş, kimleri misafir etmiş bu hanların içinde bulunmak bana, zamanda yolculuk yapıyormuşum hissi verir. Ulu Camii'nin doğu giriş kapısının karşısında yer alan “Hasan Paşa Han” ında dibek kahvelerimizi yudumluyoruz. Diyarbakır'ın Osmanlı tarafından alınmasından sonra üçüncü vali olan Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından yaptırılmış han, Kâbe’nin ilk ipek örtüsünün yapıldığı yer olarak da bilinmekte.
Şehrin hayat damarlarından biri de Dicle Nehri. Nehir kıyısındaki “On Gözlü Köprü” ve “Hevsel Bahçeleri” özellikle gün batımında, ziyaretçilerine kartpostallık manzaralar sunuyor. Köprünün kemerlerinden süzülen ışık, Diyarbakır’ın romantik yüzünü gösteriyor.
“On Gözlü Köprü” ile ilgili rehberimiz bize, hüzünlü bir hikâye anlatıyor. Hikâye şöyle…
Süryani bir aile, uzun yıllar boyunca çocuk sahibi olamamış ve son çare olarak kadın, kırk gün kırk gece boyunca adaklar ve dualarla Kırklar Dağı’na gitmiş. Kırk günün sonunda kadın hamile kalmış ve Süryani ailenin bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Aile, sevinçten kurbanlar kesmiş ve bu nazlı kızın adını Suzan (Suzi) koymuşlar.
Yıllar geçtikçe Suzi büyümüş, serpilmiş ve güzelliği dillere destan bir genç kız olmuş. Komşuları ve çocukluk arkadaşı olan Adil ile birbirlerine aşık olmuşlar. Yıllarca birbirlerine dokunmadan, konuşmadan, uzaktan sevmeye devam etmişler.
Suzan Suzi ile Adil birlikte Kırklar Dağı’na kaçmışlar. Haber duyulmuş ve Suzan’ın şehirde adı çıkmış. Buna dayanamayan Suzan, “On Gözlü Köprü”den atlayarak canına kıymış. Adil, sevdiğinin yokluğuna dayanamamış ve aklını yitirmiş. "Ziyaret çarptı bizi" diye diye Suzi’nin ardından helâk olmuş ve sevdiğinin arkasından o da köprüden atlamış. İki aşıktan geriye, bölgenin ozanları tarafından dilden dile aktarılan hüzünlü bir türkü kalmış…
Kırklar dağının düzü
Ziyaret çarptı bizi
Kör olasın Suzan Suzi,
Sular apardı bizi
Köprü altı kapkara
Suzan gel beni ara
Saçlarıma kumlar doldu
Tarak getir sen tara
