Son günlerde herkes, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un romanından uyarlanan Netflix dizisi “Masumiyet Müzesi” nden bahsediyor.
Ben de bu romanı ilk çıktığı yıllarda okumuş ve çok beğenmiştim. Roman uyarlaması film veya diziler benim için, “Aşk ve Gurur”, “Rüzgâr Gibi Geçti” gibi birkaç istisna dışında, tam bir hayal kırıklığıdır. O yüzden diziye de tereddütle başladım.
Ancak, roman yazarının bile takdir ettiği, çok güzel bir iş çıkmış ortaya. Bir de, Neco’nun “Seni Bana Katsam” şarkısı öyle bir dolandı ki beynime, tekrar tekrar dinliyorum. Hal böyle olunca, dizi üzerine birkaç kelime ben de yazmak istedim.
Romanı okuduğumda müze daha ortada yoktu ama, eşya toplamaya çoktan başlayan yazarın müze çalışmaları devam ediyordu. Kurgusal karakterlerin yaşamını anlatan bir müze fikri bana çok saçma gelmişti açıkçası. Böyle bir müzeye kim gitmek ister diye düşünmüştüm.
Oysa, “Masumiyet Müzesi” kurgusal bir eserden yola çıkarak oluşturulmuş bir müze olarak dünya çapında bir ilk ve ben henüz göremesem de, çok fazla ziyaret edilen bir müze oldu. Bundan sonra da, daha fazla olur diye tahmin ediyorum. Çünkü hepimizin bildiği gibi dizi ve sinema seyircisi, eğer o film ya da dizi ilgi çektiyse, bir yeri, bir mekânı anında popüler yapıp, ziyaretçi akınına uğratabiliyor.
“Masumiyet Müzesi” nin hikâyesi, 1975 yılı İstanbul’unda başlıyor ve Nişantaşı semtinde yaşayan burjuva bir ailenin küçük oğlu Kemal Basmacı’nın takıntılı aşkını konu ediyor. Kemal Basmacı, kendi sosyal statüsüne uygun Sibel’le nişanlıyken, tesadüfen karşılaştığı uzak akrabası, yoksul Füsun’a da abayı yakıyor.
Her ikisini idare ederken çok mutlu olan Kemal, yoksul kız Füsun’a göstere göstere Sibel’le nişanlanıp ne kadar mutlu olduğunu ilan edince, Füsun aniden ortadan kayboluyor. Hikâyemizde bundan sonra , Kemal’in duyduğu özlem ve bekleyişle birlikte, Füsun’un dokunduğu eşyalarını, hatta sigara izmaritlerini toplayacak kadar takıntıya dönüşen aşkına tanık oluyoruz.
Dizi bizi yetmişli yılların İstanbul’unda dolaştırırken, zengin- fakir demeden herkesin, tek kanallı televizyonda aynı şeyleri izlemelerini, gazetelerin sayfalarının çevrile çevrile okunduğu zamanları anımsatıp, dönemin sınıfsal ayrılıklarını da gözler önüne seriyor.
Roman kahramanımız Kemal, Nişantaşı’nın ışıltılı dünyasından, Fatih’te bir otel odasına savrulurken, Füsun’la ilk karşılaştıkları şık butik de, değişen zamanla birlikte şarküteri dükkânına dönüşüyor. Geçen zamanla, tesadüflerle, yaptığımız seçimlerle birlikte hem çevremizin, hem insanların nasıl dönüşebileceğini görüyoruz.
Dizide bizi kendine çeken şey aslında, her karakterde kendimizden, ya da çevremizdeki insanlardan bir şeyler bulmamızdı galiba.
Etrafımız, elalem ne der diye düşündüğü ve sosyal statüsüne uygun bulmadığı , onu kaybedince de, pişmanlıkla anılarından medet uman Kemal’ lerle; kendisine aşık erkekler yüzünden istediği hayatı yaşayamayan, hayallerini gerçekleştiremeyen, görünür olmaya çalışan Füsun’larla; vitrinde görüp beğendiği halde, nişanlısının kendisine hediye olarak aldığında taklit olduğunu anlayınca iade ettiren, marka çantasını statü sembolü olarak gören Sibel’lerle dolu değil mi?
Bazen gidilememiş bir okul, bazen tamamlanmamış bir aşk, bazen ıskalanmış bir fırsat, bazen uzaklara giden bir dost gibi, çoğumuzun yarım kalmış bir hikâyesi yok mu?
Dönüp dönüp baktığımız eski bir fotoğraf, atamadığımız eski bir kartpostal, yıpranmış eski bir eşyanız hiç olmadı mı?
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye başlıyor ya roman, biz en iyisi, zamanında kıymeti bilinmeyen anılarda hapsolmak yerine, yaşadığımız güzel anların kıymetini bilelim…
