Geçtiğimiz 2025 yılı Türkiye’de iktidar tarafından “Aile Yılı” ilan edildi. Resmî açıklamalarda aile kurumunun güçlendirilmesinden söz edildi; kampanyalar yapıldı, “aileyi koruma” söylemi yıl boyunca tekrarlandı. Ancak aynı dönemin verileri bambaşka bir tablo gösterdi.
TÜİK’in 2024 “Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması”na göre kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde maruz kaldığı şiddet türlerinde psikolojik şiddet oranı yüzde 28,2, ekonomik şiddet oranı yüzde 18,3, fiziksel şiddet oranı ise yüzde 12,8. Evli kadınlarda da tablo değişmiyor. UNFPA ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre faillerin yüzde 90’ı erkek, en yüksek fail oranı ise yüzde 63 ile eş kategorisinde. Bu yüzden “aile”yi kutsayan ama aile içindeki şiddeti ve cezasızlığı görmezden gelen her siyasal söylem, gerçekte aileyi değil suskunluğu koruyor.
Bu yüzden 8 Mart yürüyüşleri yalnızca bir kutlama değil, bir itirazdır. Kadınlar o gün sadece eşitlik değil; yaşam hakkı, güvenlik ve adalet talep ediyor. Çünkü bu ülkede kadınlar artık yalnızca yaşamak için değil, öldürüldüklerinde unutulmamak için de mücadele etmek zorunda bırakılıyor.
Bu yıl 8 Mart’ta İstanbul’da yaşananlar da bunun açık göstergesiydi. Taksim Metro İstasyonu kapatıldı, füniküler durduruldu, Şişhane’nin İstiklal çıkışı kapatıldı, Beyoğlu ve Taksim çevresinde ulaşım kısıtlandı. Kadınların Feminist Gece Yürüyüşü’ne gitmesini zorlaştıran bu tablo, güvenlikten çok kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü sınırlamaya dönük siyasi bir tercihti.
Üstelik yılın daha ilk iki ayında bile tablo değişmedi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 Ocak ayında 22 kadın öldürüldü, 14 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu; Şubat ayında ise 23 kadın öldürüldü, 29 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Yani sadece iki ayda en az 45 kadın cinayeti ve 43 şüpheli kadın ölümü kayda geçti.
2025’e “Aile Yılı” demek kolaydı. Zor olan ise gerçek bir aile politikasını uygulanabilir kılmak. Bu da kadınların yaşam hakkını tartışmasız biçimde güvence altına almadan kurulamaz. Gerçek koruma, sloganla değil; şiddeti önleyerek, failleri cezalandırarak, dosyaları karartmayarak, kadınların kamusal alandaki sesini bastırmayarak sağlanır.
Kadınlar bu yüzden yürüyor: Yalnızca öldürülen kadınların adları unutulmasın diye değil, “şüpheli ölüm” denilerek bekletilen, sürüncemede bırakılan dosyaların üstü kapatılmasın diye. Çünkü cezasızlık failleri koruyor, geciken adalet ise çoğu zaman adaletin inkârına dönüşüyor.
Bazı meydanlar kapatılabilir. Bazı metro durakları mühürlenebilir. Ama kadınların adalet talebinin, hafızasının ve dayanışmasının önünü kesebilecek bir bariyer henüz daha icat edilmedi. Çünkü bu ülkede kadınlar yalnızca itiraz etmeyi değil, birbirine güç vermeyi de biliyor. Her yasak, neden yürüdüklerini yeniden hatırlatıyor; her engel, mücadeleyi biraz daha büyütüyor. Bugün bastırılmak istenen ses, yarın daha güçlü yankılanıyor. Ve kadınlar, tam da bu yüzden, korkunun değil cesaretin tarihini yazmaya devam ediyor.


