Yağmur gün boyu şehri ince bir tül gibi sarmış, gökyüzü gri bir sabırla binaların üzerine çökmüştü. Nil, evlerinin penceresinden dışarıyı izlerken camdaki damlaların aşağı doğru yarışmasını seyretti.
Akşamüstüne doğru, yağmurun sesi hafifledi. Önce şiddetini kaybetti, sonra ince bir perdeye dönüştü ve sonunda tamamen sustu. Gri gök, yavaş yavaş derin bir mora, laciverte çalan bir maviye dönerken, şehir tuhaf bir durgunluğa büründü. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu.
Nil pencereyi araladı. Sokaktan ıslak toprak, suyla göle dönüşmüş asfalt dikkat çekici idi.
Havada toprak kokusunu teneffüs etmek insana canlılık veriyordu. İçeri dolan serin hava, odanın sıcaklığını bir anda kırdı.
Tam o sırada annesinin sesi duyuldu:
“Nil, yağmur dinmiş galiba. Hadi dışarı çıkalım ama çok oyalanmayalım, hava hemen kararır şimdi.”
Nil'in beklediği söz buydu.
“Tamam anne!” diye seslendi, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı.
Nil botlarını aceleyle giydi ve merdivenleri ikişer üçer inerek kapıdan dışarı çıktı.
Sokağa adımını atar atmaz, gün boyu pencereden izlediği manzaranın içindeydi artık.
Mavi koşu yolu, sanki biraz önce içinden bir nehir geçmiş gibi koyu ve parlaktı. Yolun kenarındaki çimenler çamura dönmüş, bankların tahta kollarından hâlâ ağır ağır damlalar süzülüyordu. Ağaçlar soyunmuş gövdeleriyle, ıslak kabukları parlayan suskun nöbetçilere benziyordu.
Nil, sokağın köşesinden parka açılan mavi yola yöneldi.
Botlarının altı, ıslak zeminde çıtırtısız, yumuşak adımlar bırakıyordu. Her adımda, küçücük su birikintileri, gökyüzünün bulanık rengini ve karşı apartmanların solgun ışıklarını içine alıp titreştiriyordu.
Parka girdiğinde etraf neredeyse boştu. Yağmurdan ürken insanlar evlerine çekilmiş; geriye yalnızca kuş seslerinin silik yankısı, akan trafiğin uğultusu ve yapraklardan damlayan son damlaların ince sesi kalmıştı.
Nil, mavi yolun ortasında durdu.
Başını kaldırıp gökyüzüne baktı: Rengi artık tam tarif edemediği bir karanlığa dönüyordu; ne tam geceydi ne de akşam. Son ışık, bulutların arkasında ince bir çizgi gibi kalmıştı.
Sonra gözlerini yere indirdi. Bir kumru gördü. Zeminde biriken suyu içiyordu. Ancak ilginç bir görüntü dikkatini çekti. Kuş son suyunu içip yutmak için gagasını yukarı doğru kaldırınca, kuşun hem normal, hem de ters bir görüntüsüyle karşılaştı. Çok şaşırmıştı.
Islak zemin, sanki ikinci bir dünya gibi önüne serilmişti.
Apartmanların sarı ve beyaz pencereleri, su birikintilerinde eğilip bükülerek uzuyordu. Ağaç gövdeleri, mavi yolun üstünde koyu, ince çizgiler halinde çoğalmış; gökyüzünün koyu mavisi ise yolun ortasında açılmış, titrek bir göl gibi duruyordu. Trafiğin rengârenk akan ışığı görüntüyü eşsizleştiriyordu. Ortam sanki gökkuşağı gibiydi. Nil bunu çok severdi, mutlu oldu.
Elinde bekleyen annesinin cep telefonu, hiç kullanılmamış bir söz gibi sessizce duruyordu.
Nil dizlerini hafifçe kırıp cep telefonunu kaldırdı.
Ekrana baktığında, çıplak gözle gördüğünden bambaşka bir sahne belirdi:
Kadrajda gerçek ağaçlar yoktu, yalnızca onların yansımaları vardı. Apartmanlar baş aşağı asılmış gibiydi. Gökyüzü yerdeydi; yol ise göğe çevrilmiş ince bir nehir gibi görünüyordu.
“Yağmur, şehri ters çevirmiş,” diye geçirdi içinden.
“Her şey yer değiştirmiş gibi.”
Annesi "evet" diyerek yakınlığını ve desteğini gösterdi.
Ekrandaki butona basıp fotoğrafı çekti.
Parkın sessizliğinde ona olduğundan daha büyük geldi.
Bir adım geri çekilip tekrar baktı. Bu kez, su birikintisinin en ortasında kendi siluetini seçti: elinde cep kamerasıyla, başı hafif eğik, dikkatle bakan bir çocuk. Yansıma, gerçek hâlinden biraz daha uzundu; sanki daha uzun, daha büyük, daha ciddi birine dönüşmüştü orada.
Nil hafifçe gülümsedi.
“Belki de bu fotoğrafın asıl sırrı manzara değil,” diye düşündü.
“Yağmurdan sonra, insan kendine başka türlü bakabiliyor.”
Annesi, "haklısın" diyerek Nil'i onayladı.
Rüzgâr hafifçe yükseldi, yolun üzerindeki minik dalgacıklar yansımaları bozup durdu. Nil birkaç kare daha çekti; her seferinde dünya biraz daha değişiyor, biraz daha bulanıklaşıyor, sonra yeniden toplanıyordu.
Uzakta bir pencere açıldı, ince bir ses yankılandı. Gökyüzü biraz daha koyulaşmıştı artık.
Annesinin sesini duydu.
“Hava kararmadan dönsek iyi olmaz mı?”
Nil son kez mavi yolun üstündeki suya baktı.
Yerde uzanan gökyüzünü, eğilip bükülen binaları, suya çizilmiş dalları ve tam ortasında, bulanık bir gölge gibi duran kendisini.
“Yarın güneş açınca burası bambaşka görünecek,” diye düşündü.
“Bu hâlini sadece bu akşam hatırlayacağım…”
Telefonu yavaşça annesine verdi.
Parka sırtını döndüğünde, ıslak yol ve üzerindeki ters dünya, arkasında yavaşça karanlığa karışıyordu.
Nil, adımlarının arasına karışan o küçük, sessiz tık sesleriyle, eve doğru yürüdü. Artık gökyüzü yukarıda, şehir yerli yerindeydi; ama Nil biliyordu ki biraz önce, çok kısa bir süreliğine, bütün dünya baş aşağı durup yalnızca ona görünmüştü.
Yandaki apartmanın penceresinden bir ses geldi.
"Nil geziye mi çıktınız?"
"Evet İmge."
"Niçin bana haber vermediniz?"
"Vakit çok dardı, kısa süreliğine çıktık. Işığı kaçırmak istemedim. Yarın seninle de çıkalım mı?"
"Çok sevinirim, güle güle..."
"Görüşürüz..."
Galaxy cihazımdan gönderildi
