“Demek sen de varsın,” dedi Oğuz, o karaltıya bakarak.
“Bizim köyün masallarında çok gezdin, ama bugün seni göreceğim.”
At, sanki karşısına çıkan rakibini tanımış gibi, adımlarını daha hızlandırdı.
Dağ yaklaştıkça, gökyüzü de sanki onunla beraber yükseldi. Başta göğe değecek sandığı zirvelerin, aslında göğün çok altında kaldığını gördü. Gökyüzü, dağın tepesinden de öteye uzanıyordu.
“Demek dedem, göğün duvara dayandığını söylerken yanılmış,” diye düşündü.
“Gökyüzü de, yeryüzü gibi bitmiyor. İkisi de sadece uzayıp gidiyor.”
Dağın eteklerine vardıklarında, at yavaşladı.
Rüzgârın sesi azaldı, yerini, yükseklerden süzülüp gelen serin bir sessizliğe bıraktı. Oğuz, atından indi. Ayaklarının altında, taşlarla karışık ince bir toprak vardı. Başını kaldırıp baktı.
Zirve, göğün özüne bir kama gibi saplanmıştı ama göğü yarıp geçememişti.
Bulutlar, dağın omuzlarından usul usul aşağı süzülüyor, sonra yeniden göğe karışıyordu. Hiçbiri, “Buraya kadar,” demiyordu.
Oğuz’un içine garip bir duygu çöktü.
Ne sevinçti bu, ne de hüzün. İkisinin ortasında, tarif edilemeyen bir hafiflik… Bir sorusu vardı artık:
“Eğer ne gökyüzünün sınırı varsa, ne de yeryüzünün… İnsan nereye kadar gidebilir?”
Bu soruyu kime soracağını bilemedi. Atına baktı.
Kır atı, başını hafifçe eğmiş, sanki “Soruyu yanlış yere soruyorsun,” der gibi ona bakıyordu.
O an, çocukluğundan beri duyduğu bütün nasihatleri düşündü:
“Uzağa gitme, kaybolursun.”
“Çok açılma, başın belaya girer.”
“Fazla koşma, düşersin.”
Belki hepsi doğruydu. Ama bir ses, hepsinin altına ince bir not düşüyordu sanki:
“İstersen yine dene, ancak aynı yoldan tekrar girme, değiştir. Bir gün başaracaksın.”
Geri dönüp bozkıra baktı. Geldikleri yol görünmüyordu artık.
Nal izleri, rüzgârın ilk nefesinde silinip gitmişti. Sanki hiçbir zaman oradan geçmemişlerdi. Dünya, iz bırakmaya değil, akmaya razıydı.
Oğuz, atına yeniden bindi.
Bu kez dağa doğru değil, dağın yanından dolanıp, ötesine doğru sürdü. Artık nereye gittiğini biliyor muydu? Hayır. Ama bilmediği yere gitmek, ilk kez onu korkutmuyordu.
“Belki de özgürlük, nereye gittiğini bilmemek ama hedefine güvenmektir,” diye düşündü.
Rüzgâr, yeniden sertleşti.
Bir ara, atla birlikte öyle hızlandılar ki, gökyüzüyle yer arasındaki çizgi kayboldu. Maviyle toprak, birbirine karıştı; sanki ikisi arasında ince bir çizgi değil, görünmez bir kapı varmış da o kapı aralanmıştı.
O kapının içinde, yalnızca üç şey vardı:
Atın yeri döven nal sesleri, rüzgârın kulaklarında yankılanan uğultusu ve Oğuz’un göğsünde büyüyen o sınırsızlık duygusu.
“Demek,” dedi kendi kendine, “insanın asıl evi, döndüğü köy değil; koşarken içini dolduran bu rüzgâr.”
Gün, ağır ağır batıya kayarken gölgeler uzadı.
Ufukta, yeni bir bozkırın çizgisi belirdi. Belki orada başka köyler, başka çocuklar, başka masallar vardı. Belki de hiçbir şey yoktu. Fakat Oğuz artık biliyordu: Görmediği her yer, içine bir çağrı gibi düşüyordu.
O an, bir kez daha içinden o ilk söz yükseldi.
Bu defa, sanki yalnızca kendi sesi değil, atın soluğu, rüzgârın uğultusu ve gökyüzünün sessizliği de bu söze katılıyordu:
“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sadece bir akış, bir hız ve özgürlük rüzgârı.”
Oğuz, gülümsedi.
Dizginleri boşluğa bıraktı, yine üzengilerin üzerinde yükseldi ve bedenini rüzgâra emanet etti. Beyaz at, ufka doğru koşarken, ne dönmeyi düşündü, ne de vardığı yeri.
Çünkü artık anlamıştı...
“Ne gökyüzünün sınırı vardı, ne de yeryüzünün. Sınır, yalnızca insanın kendi korkusuydu.”
Oğuz artık biliyordu ki; aynı suda iki kez yıkanılamayacağı gibi her insan ayrı bir öyküdür, insanın her anı farklı bir hikâyedir.
Oğuz, kararlıydı. Yüreğinde farklı hikâyelere yer açarak yaşamaya devam edecekti. Artık kişisel tatmin olmanın, merak gidermenin ötesine geçecek, çevresine fayda sağlayacak ve değerler ü


