- O, benim içimde bir yüz görüyordu.
- Ben, onun ellerinde bir kader görüyordum.
Belki de dönüşüm, iki tarafta birden olurdu.
Ben taşken heykel-pipo’ya dönüşürken, o da “yapan insan”dan “daha becerikli insan”a dönüşüyordu.
Belki de asıl heykel bendim, pipo biçiminde.
Asıl pipo ise oyduğu her taşla ömründen eksilen usta idi.
Gün geldi, tamamlandım.
Raflara kaldırıldım, sonra bir el beni seçti. Uluyan rüzgârlardan, yağmurlardan, ustanın atölyesindeki taş tozu kokusundan uzakta, başka bir odadaydım artık. Işık bana yandan vuruyor, gölgem masanın üzerine düşüyordu.
Yeni sahibim beni eline aldı, dikkatle inceledi.
“Ne ilginç bir pipo-heykel…” dedi.
Beni doldurdu. Kibrit çaktı.
İlk kez içimden sıcaklık geçti.
Duman, oyuklarımı dolaşıp yeni sahibimin içlerine kadar süzüldü.
En başındaki o donuk sessizliğimi düşündüm.
Bir zamanlar, üzerimden sadece toprak geçerdi. Şimdi içimden duman geçiyor.
Bir zamanlar hiçbir şey ifade etmiyordum, şimdi birinin elinde, düşüncelerine eşlik eden bir nesneyim.
Duman göğe karışırken şöyle düşündüm:
“Ben, artık sadece taş değilim.
Ama taşlığımı da yok sayamam.
Ben, kaybettiklerimle kazandıklarımın kesiştiği yerdeyim.”
Dönüşüm denen şey, sanırım tam olarak buydu.
Sahibim, beni eline her aldığında düşünceli oluyordu.
Bir akşam, pencerenin önünde oturmuş, karanlığa bakarken, yine beni eline aldı, okşadı, sevdi, dudaklarına götürdü ve konuşmaya başladı. Ama benimle değil, kendisiyle.
“İnsan da böyle işte,” dedi. “Doğarken kocaman bir ‘ham taş’. Aile, toplum, acılar, seçimler, kandırılmalar, vazgeçişler… Vura vura içinden bir şekil çıkarıyor. Sonra bir bakıyorsun, kim olduğunu zannettiğin kişi, birilerinin oyduğu, kavurduğu, kullandığı, baktığı bir şeye dönüşmüş.”
Duman içimden geçerken, onu dinliyordum.
Konuşamıyordum.
Oysa ağzım vardı.
O an fark ettim:
Belki de dönüşümün en büyük ironisi buydu.
Bana bir ağız verilmişti ama kendi hikâyemi anlatma hakkım yoktu.
Beni görenler, kendi hikâyelerini anlattılar hep.
Usta, “içindeki heykeli çıkardım” dedi.
Sahibim, “benim düşüncelerime eşlik eden pipom” dedi.
Ben ise hiçbir zaman “ben neyim?” diye haykıramadım.
Belki de felsefenin acı tarafı buydu.
Nesneler, susarak düşünür; insanlar, konuşarak susar.
Yıllar geçti.
Bir gün, masadan yere düştüm.
Kısa bir çarpma, keskin bir ses, ince bir çatlak.
Çatlağın başladığı yer, tam dudağımın kenarıydı.
Eski taşlığımın sertliği, yeni şeklimin kırılganlığıyla buluşmuştu.
“Demek ki,” dedim içimden, “dönüştüğün şey, seni daha anlamlı kıldığı kadar daha kırılgan da yapıyormuş.”
Taşken, sadece dağılırdım, heykel-pipo iken, artık kırılıyordum.
Sahibim beni eline aldı, uzun uzun baktı.
Çatlağı parmağıyla yokladı. İç çekti.
“Her şey gibi… sen de eskidin,” dedi.
O an anladım:
Beni dönüştüren eller, beni anlamlandıran gözler, beni kullanan dudaklar… Hepsi geçici.
Taşlığım uzundu, heykelliğim kısaydı, pipoluğum daha da kısa olacaktı.
Ama belki de asıl “ben”, bu sürelerin hiçbirine tam olarak sığmıyordu.
Bir gün, artık kullanılmayacak kadar çatladığımda, bir çekmecenin köşesine konuldum.
Artık içimden duman geçmiyordu.
Üzerimden ışıksız vakitler geçiyordu sadece.
Karanlıkta beklerken, çocukluk hâlimi, o ilk, ham taş hâlimi düşündüm. O zamanlar, yalnızca varlığım vardı. Şimdi, bir geçmişim vardı.
Eskiden, bana bakan yoktu.
Şimdi, beni hatırlayanlar bile azalmıştı.
Ama ben, içimden geçen her darbeyi, her dumana karışan düşünceyi, her çatlağın sessiz acısını unutmadım. Artık konuşamayan bir ağız olmayı mesele etmiyordum.
Çünkü fark ettim:
Taş, heykel olur.
Heykel, pipo olur.
Pipo, kırılır.
Geriye, sadece yaşanmış dönüşümün hikâyesi kalır.
Ve bu hikâye, ne taştır bütünüyle, ne heykel, ne de pipo.
Şimdi, seni düşünüyorum.
Bu satırları okuyan seni.
Belki sen de bir zamanlar bütündün; henüz oyulmamış, henüz kimse tarafından “şu olacaksın” diye işaret edilmemiştin. Sonra, hayatına insanlar girdi: anne-baba, öğretmenler, sevgililer, dostlar, düşmanlar… Eller, diller, beklentiler.
Her biri, senden ufak bir parça aldı.
Bazısı toz oldu gitti. Bazısı, hâlâ etrafında dolaşan bir gölge gibi kaldı.
Şimdi sen, aynaya baktığında kendini “ben” diye isimlendiriyorsun. Peki, söyle!
O “ben”, kaç ustanın darbesini taşıyor?
Kaç kişinin nefesi, içinden duman gibi geçti?
Kaç defa kavruldun?
Kaç çatlağını yok saydın “ben sağlamım” diye...
