Köyün içinden geçen o tozlu yol, sabah güneşiyle birlikte uyanırdı. Güneş doğar doğmaz, taş evlerin kiremitleri kızarır, ahırlarda bağlı duran hayvanlar huzursuzlanırdı. Çatılara ve kayalara konan, kuraklığın esaretindeki kuşlar "nefes alıyorsan hayattasın, kalk ve üret" dercesine yüksek perdeden namelerle köyü uyandırırdı. O gün de öyleydi. Yalnız, havadaki toz bu sefer biraz daha fazlaydı. Çünkü köyün en eski arabası, iki atın çektiği tahta bir araba, yine yola çıkmak üzereydi.
Ayhan, arabanın önünde duran doru atın yelesini okşadı.
“Uyan bakalım Karanfil,” dedi. “Bugün işimiz çok.”
Arabanın öbür yanında, biraz daha uzun boylu, yüzü güneşte iyice esmerleşmiş Turhan, koşum takımını sıkılayıp geri çekildi.
“Fazla konuşma da,” dedi, gülümseyerek, “babam duymasın, ‘Atla muhabbete dalacağınıza işinizi görün’ diye yine kızar.”
Ayhan, dudaklarını büküp bir an sustu. Sonra arabanın yan tahtasına tırmanıp üstüne çıktı. Turhan da öndeki sıraya yaklaşırken, babalarının sesi arka avludan duyuldu:
“Turhaaan! Ayhaaan!”
İki kardeş bir an göz göze geldi. Turhan, alttan alttan gülerek:
“Hazır ol, yine nasihate tutulduk,” diye fısıldadı.
Bahçeden çıkan babaları, eski ama tertemiz yeleğini giymiş, başına da kasketini yerleştirmişti. Gözlerini kısarak oğullarına baktı.
“Buğday çuvallarına dikkat edin, yolda devrilmesin. Arabayı sert sürmeyin. Köyün aşağısındaki dereyi geçerken iyice yavaşlayın, devirmeyin. Anladınız mı?”
Turhan, “Anladık baba,” dedi. “Her zamanki yol işte.”
Adam başını salladı.
“Her zamanki yol ama her gün başka tuzaktır oğlum. Kervan yolda dizilir. Siz yine de aklınızı başınıza toplayın. Hele sen,” dedi, bakışlarını Ayhan’a dikip, “yolun ortasında dalıp gitme. Senin hayal kurman bitmez.”
Ayhan mahcup bir gülümsemeyle yere baktı.
“Tamam baba,” diye mırıldandı.
Kısa bir vedadan sonra, iki at çekmeye başladı arabayı. Araba, köyün taş döşeli dar sokağına girince tekerlekler gıcırdamaya, tahta kasnaklar zangırdamaya başladı. Evlerin önünde oynayan çocuklar, toz bulutu arasından arabaya bakıyor, bazıları el sallıyordu. Ayhan da onlara el salladı.
Turhan, dizginleri elinde sıkıca tutup omzunun üzerinden kardeşine döndü:
“Hadi anlat bakalım. Bugün yine ne rüya gördün?”
Ayhan, bir an sustu. Sonra yüzüne hafif bir ciddiyet geldi.
“Bu seferki rüya değildi sanki,” dedi. “Daha çok… bilmem… galiba gerçek gibiydi.”
“Anlat hele.”
“Ben yine bu yoldayım. Ama araba yok. Yalnız yürüyorum. Etraf bomboş. Evler yok, tarlalar yok, ağaçlar yok. Sadece uzun bir yol. Gidiyorum, gidiyorum, sonu görünmüyor. Sonra birden sen beliriyorsun. Elinde bir defter, içinde kocaman yazılar var. Bana diyorsun ki: ‘Dön geri.’ Ben de inat ediyorum, ‘Gitmem gerek’ diyorum. Sen de kızıyorsun…”
Turhan güldü.
“Bak gördün mü, rüyanda bile bana karşı geliyorsun. Bizim bu halimiz ne olacak acaba?”
Ayhan, arabanın arkasındaki çuvallara dönüp kayan birini düzeltti.
“Bilmiyorum,” dedi, alçak sesle. “Ama bildiğim bir şey var: Bu yol, hep böyle sürüp gitmeyecek.”
Turhan, bir süre cevap vermedi. Atların adımlarına, tekerleklerin izine baktı. Ufukta, köyün dışındaki küçük tepe görünüyor, tepenin ardında da kasabanın çatılarının kızıllığı hayal meyal seçiliyordu.
“Senin aklın hep tepelerin ardında,” dedi sonunda. “Benimki ise evin avlusunda. Biri uçmak ister, öteki yerinde kalmak. İkisi de kardeş ama yolları başka.”
Ayhan kaşlarını kaldırdı.
“Sen yerinde kalmak mı istiyorsun?”
