Turhan, emin bir sesle:
“Ben bu köyü seviyorum,” dedi. “Toprağı tanıyorum, insanını tanıyorum. Sabah horoz sesine uyanmayı, akşam ahırdan gelen kokuyla uyumayı… Kulağa tuhaf gelebilir ama seviyorum işte. Kasabaya gidince içim daralıyor. Sanki binalar üstüme üstüme geliyor.”
Ayhan derin bir nefes aldı, gözleri gökyüzüne kaydı. Bulutlar pamuk gibi dağılmış, mavi gök genişçe açılmıştı.
“Ben de göğü seviyorum,” dedi. “Uçsuz bucaksız olmasını. Sanki insana, 'İstersen gelebilirsin' diyor. Bilmem anlatabildim mi?”
Turhan gülümsedi.
“Anlattın da, buğday çuvallarını kasabada göğe bakarak satamayız,” dedi. “Önce şu işi bitirelim, sonra gene konuşuruz senin hayallerini. Dönüşte boş çuvalların üzerine uzanır ve doya doya seyredersin gökyüzünü.”
Dereye yaklaşmışlardı. Sular son yağmurlardan sonra biraz kabarmış, yolun üstüne çamurlu küçük göletler bırakmıştı. Turhan, atları yavaşlattı.
“Dikkat et,” diye seslendi. “Burda tekerlekler kolay kayar.”
Ayhan, arabanın kenarına iyice tutundu. Tam dereyi geçerken, sol tekerlek bir çukura girdi. Araba bir anda yana yatınca, arka taraftaki bir çuval sarsıldı. Ayhan, çevik bir hareketle çuvalın üstüne atıldı, gövdesiyle onu tuttu. Araba tekrar dengesini bulup düzeldiğinde, ikisi de aynı anda derin bir nefes aldı.
Turhan, başını çevirip gülerek:
“Baba duysa seninle gurur duyar,” dedi. “Bu sefer hayal değil, çuval kurtardın.”
Ayhan da güldü ama gülüşünün içinde bir kırıntı ciddiyet vardı.
“Bazen düşünüyorum,” dedi. “Belki de bir gün ben de bu köyü kurtarırım.”
Turhan şaşırdı.
“Neyden kurtaracaksın?”
“Bilmem. Cehaletten mesela… Ya da unutulmaktan.”
Turhan kaşlarını çattı. İçinden kendini tutmaya çalışsa da dudaklarından "sen kimsin de, cehaletle savaşacaksın be hayalperest," sözü çıkmıştı. Rüzgarın götürdüğü bu sözü Ayhan duymamıştı. Buna sevindi ve kendini tutamayarak Ayhan'ın sohbetini sürdürdü.“Unutulmak mı?”
Ayhan başıyla köyü işaret eder gibi yaptı.
“Şu taş evleri, şu tozlu yolu düşün. Bizden sonra kim kalacak burada? Herkes bir bir kasabaya, şehre gidiyor. Kalanlar da yaşlanıyor. Gün gelir de bu yolun üstünden araba değil de sadece rüzgâr geçerse… işte o zaman köy unutulmuş sayılmaz mı?”
Turhan, dizginleri daha sıkı kavradı. İçinde tuhaf bir sızı oluşmuştu.
“Belki öyle,” dedi. “Belki de her köyün kaderi budur. Ama ben yaşadığım müddetçe unutulmasına razı değilim. Toprağı bırakıp da gidemem ki.”
Ayhan, bir an durdu, sonra gözleri parlayarak:
“Gitmesem de olur,” dedi. “Ama başka türlü yaparım. Belki yazarım.”
“Ne yazarsın?”
“Köyü yazarım. Seni, beni, babayı, çarıkla çeşmeye giden neneleri… Atın nefesini, arabanın gıcırtısını, bu tozu… Hepsini. Belki o zaman biz gitsek bile, bir yerde kalırız.”
Turhan'ın dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yayıldı.
“Sen de iyice köyün delisi gibi konuştun ama,” dedi, yarı şaka yarı ciddi. “Sen mürekkep yalamışlardan mısın? Yaz da görelim bakalım. Ama önce buğdayları satalım da, karnımız doysun.”
Kasabaya geldiklerinde, sokaklar kalabalıktı. Dükkânların önünde insanların uğultusu, pazarcıların bağrışları, çocukların çığlıkları havada asılı duruyordu. Tahta arabaları, beton dükkânların önünde eski ve yersiz göründü. Ayhan, etrafına merakla bakarken, bunun farkında bile değildi. O, başka dünyalardaydı.
Buğday çuvalları tek tek indirildi, tartıldı. Turhan pazarlık ederken, Ayhan bir
