Bir şekilde, yeniden bir ışığa kavuşması gerektiğini düşünüp durdu. Şaşkındı. O ışığı şimdi anlıyordu. Yüreği, inatla "Vazgeçme..." diyordu.
Uzun zaman sonra, bir gün, adımlarının Sevgi Yolu'na doğru sürüklendiğini fark etti. Ayakları onu o eski parka götürmüştü. Banklar, ağaçlar, dere… Hepsi yerli yerindeydi, ama her şey sanki daha solgun, daha uzak görünüyordu.
Etrafına baktı. Eski arkadaşlarından hiç kimseyi göremedi. Zaten, kendisi de tanınmaz hale gelmişti: Yüzünde yorgun çizgiler, gözlerinin altında mor halkalar, kırçıl bir saç, çökmüş bir beden...
Parkın içlerine doğru yürüdü. Dalgın dalgın, yosunların arasından ağır ağır akan dereye bakmaya başladı. Su, bulanıktı. Kendi içindeki bulanıklığa benzettikçe boğazı düğümleniyordu.
Tam o sırada, omzunda hafif, titrek bir dokunuş hissetti. Bir an irkildi. Yavaşça arkasına döndü.
Aydan'dı.
Göz göze geldikleri an, aradan geçen bütün o yıllar bir anda silinmiş gibi oldu. Sarmaş dolaş birbirlerine sarıldılar. Ne ilk cümlenin farkındaydılar, ne de kimin daha çok ağladığının. Sadece, içlerindeki kopmuş bağların yeniden birbirine düğümlendiğini hissettiler.
Biraz sakinleşip banka oturduklarında, Aydan Suna'yı şöyle bir süzdü, Yalçın kayalıklardaki yorgunluğu gördü.
"Çok açım," dedi hafifçe gülümseyerek, sanki araya hiç yıl girmemiş gibi doğal bir tonla. "Hadi su böreği yiyelim."
Birlikte yakındaki pastaneye geçtiler. İçeri girdiklerinde, Suna dikkatle etrafa baktı ve masalardan birini seçti. Kapıyı tam karşıya alacak şekilde oturmayı tercih etti. Tabii ki Suna'da karşısına geçti. Aydan oturur oturmaz, çantasından cep telefonunu çıkarıp hızlıca bir mesaj yazdı.
Suna merakla sordu: "Kime yazdın?"
"Arkadaşımla buluşacaktık," dedi Aydan, sakin bir sesle. "Beklememesini söyledim."
Su böreği, Suna'nın çocukluğundan beri en sevdiği yiyecekti. Masaya geldiğinde, böreğin kokusu yılların ardından içini ısıttı. Açtı, hem de çok açtı. Suna'nın iştahla böreğe sarıldığını fark edip sessizce gülümsedi. Yediler, ardından üzerlerine birer çay söylediler.
Çaydan bir yudum alırken, Suna, Aydan'ın yüzünde giderek genişleyen o tanıdık gülümsemeyi fark etti.
"Ne oldu?" diye sordu, kaşlarını kaldırarak.
"Bir şey yok canım..." dedi Aydan, ama sözleriyle uyuşmayan heyecanlı bakışları vardı. Bakışları, Suna'nın kapıyı tam karşıdan gören oturma tercihi ile gizlice attığı mesaja odaklanmıştı.
Biraz sonra, Suna, omuzlarının kadife gibi yumuşacık bir dokunuşla okşandığını hissetti. O kadar tanıdık, o kadar içe işleyen bir dokunuştu ki, kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başladı. Yavaşça başını döndürdü, parmaklara baktı... Bu dokunuş, yıllardır hasretini çektiği, onu Kaya'nın karanlığından kurtarmak için umutla beklediği bir anın habercisi gibiydi.
O elleri tanıyordu.
Bu eller, onu neredeyse yirmi yıl süreyle sevgiyle büyütüp yetiştiren, ateşi varken sabaha kadar alnına ıslak bez koyan, saçlarını okşayan ellerdi.
Ayağa fırladı. Gözyaşlarına boğulmuş halde, o elleri avuçlarının arasına aldı, defalarca öptü. Eller dudaklarından yavaşça çekildiğinde, annesinin yüzünü gördü: Çok yaşlanmıştı. Ardından babasını gördü, vücut çökmüş olsa da gözlerinde patlayan bir sevinç vardı.
Üçü birden sıkıca sarıldılar birbirlerine. Hiçbir kelime, içlerinden taşan duyguyu tam olarak anlatamazdı. Üç vücut, bir anda yeniden bir "sevgi yumağı"na dönüşmüştü. Suna'nın mesajı ve Aydan'ın yeme teklifi, aslında bu buluşmanın bir parçası mıydı?
"Canlarım..." diyebildi sadece Suna, boğuk bir sesle.
Derin girdaplardan fışkıran hıçkırıkları, içlerine döktükleri yılların acısını su yüzüne çıkaran birer geyzer gibiydi. Masanın üstü, yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla sırılsıklam oldu. O gözyaşları, yıllar önce bir notta bahsi geçen "zümrüt" gibi, yeşil olmasa da, içlerinde sakladıkları değeriyle, masaya dökülen kıymetli taneler gibiydi.
Bir süre sonra, yanlarına yaklaşan garsonun saygı yansıtan tondaki sesiyle irkildiler.
"Bu mekânda," dedi garson, sesi hafif titreyerek, "şimdiye kadar gerçekleşen en duygusal buluşmayı kutlamamız gerekir efendim. Bu, işletmemizin ikramı..."
Garsonun elinde, üzerinde küçük mumlar yanan bir pasta vardı.
Masada gülümsemeler ve gözyaşları birbirine karışırken, kasa tarafından gelen sessiz ama güçlü bir varlık hissi dikkatlerini çekti. Dönüp baktıklarında, olgun bir beyefendiyi gördüler. Tezgâha hafifçe yaslanmış, yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı. Sağ elini kalbinin üzerine koymuş, saygıyla başını eğerek selam veriyordu.
Sanki, tüm yaşananların ardından hayat, onlara sessizce şunu fısıldıyordu:
"Işık kaybolmaz. Bazen sadece yolu uzar."
Peki ya Aydan? Aydan, bu 'yolun uzamasına' nasıl sebep olmuştu?