Erdal Eren’in kırk beşinci ölüm yıldönümü, yarım asra 5 yıl var…
Yıllar ne kadar da çabuk geçiyor, hani derler ya 45 yıl su gibi aktı geçti…
Geçti geçmesine de; akan su şifa mı verdi? Haşlayıp mı geçti? Ona bakmak lâzım…
Kırk beş yıl önce bugün Ankara da yapılan bir eylem sırasında, bir askeri öldürmekle suçlanan 17 yaşındaki Erdal Eren, Kenan Evren’in liderliğindeki cunta tarafında idam edildi…
Mahkemenin savunmanın davaya açıklık getirecek itirazlarını değerlendirmeden yangından mal kaçırır gibi 12 Aralık’ta, kararın verilmesinden bir gün sonra 13-Aralık-1980’de Ulucanlar ceza evinde sabaha doğru astılar küçücük çocuğu…
Askeri cunta dosyada Erdal’ın lehine olan hiçbir iddiayı kabul etmedi. Kemik ölçümünde stajyer bir doktor yaşının on yediden büyük olduğu ve idam edilebileceği raporunu verdi… Kadere bakın ki kendi oğlu da hastalanarak bir Aralık ayında öldü. Sonunda raporu neden imzaladığını bir gazeteciye itiraf etti.
“MAT” Adlı kitabımda 16 sayfayı ona ayırmıştım. Gördüm ki; haksızlığı yazmak, karşı çıkmaktan çok daha zormuş…
Kitabımdan idam anıyla ilgili bir alıntı yapmak istiyorum:
Erdal cellattan önce davranmalıydı. Bu bir devrimci gelenekti. Tabureye tekmeyi vurdu. Körpe bedeni filizlenmek üzereyken koparılmış bir dal gibi, can almaktan kurumuş darağacının ortasında yavaş yavaş sallanıyordu.
Salıncakta sallanan bir çocuk gibiydi Erdal…
Sallandı…Sallandı…Sallandı…durdu!
Artık tüm acılar bitmişti. Ne dayak, ne hakaret, ne küfür, ne uygun adım yürüyüş, ne yerden izmarit toplamak, ne rutubet kokan hücre, ne tuvalet kokusu, ne hasret acısı, ne ayrılık ateşi, hiç birisi kalmadı. Bütün acılar bir anda dinivermişti…
Her toplum değerlerine sahip çıktığı kadar değerlidir, değerlerine sahip çıkmayan toplumlar yeni değerler üretemez