Mikdat BESNİ

Tarih: 13.02.2026 09:44

*Ayhan'ın Son Seferi*

Facebook Twitter Linked-in

Ayhan, günün bu saatini hep seviyordu:
Ne sabahın telaşı vardı ne de akşamın geri dönülmez yorgunluğu.
Gökyüzü, kirli bir beyazla gri arasında salınırken, suyun üzerindeki ince sis tabakası, her şeyi olduğundan daha uzak, daha silik gösteriyordu. Sanki dünya, kendi sesini kısmış, sadece onun düşüncelerini daha net duyabilmesi için susmuştu.
Kayığın burnundaki yılların izini taşıyan tahta çatırdıyor, küçük dalga vuruşları teknenin yanına usulca çarpıyordu. Ayhan, elindeki sırığı değil de, çoktan ezberlediği bir kaderi yönetiyormuş gibi ağır ağır iteliyordu.
Yıllardır aynı rota, aynı sığlık, aynı sazlar, aynı esen rüzgâr… Değişen tek şey, içindeki seslerin tonuydu.
Gençliğinde bu sular ona geniş, sınırsız, neredeyse ürkütücü gelirdi. Ufuk, hayal demekti; karşı kıyı, bilinmeyen bir ihtimal.
Şimdi ise her şey ölçülüp biçilmiş, hesabı çoktan yapılmış bir muhasebe defteri gibiydi.
Nerede balık olurdu, nerede olmazdı, hangi rüzgâr ne getirirdi; hepsini biliyordu. Bilmek, tuhaf bir yorgunluk yapıyordu insanda: Sürpriz kalmayınca, umut da şekil değiştiriyordu.
Ayhan, sarı yağmurluğunun başlığını kaldırdı. Rüzgâr sert değildi ama inceydi; insanın içine işleyen türden. “İnsanı hasta eden soğuk değil,” diye düşündü, “uzun süren, bir türlü bitmek bilmeyen tekdüze bir yaşam.”
Küçükken babasının da bu sözlere benzeyen bir şey söylediğini hatırladı ama artık cümleyi tam anımsayamıyordu. Sadece babasının ses tınısı kalmıştı hafızasında; anlamdan ziyade bir hüzün, çaresizlik ve bir kabulleniş.
Babasının da ömrü bu sularda geçmişti. Onun da elleri, ağları çöze çöze sertleşmiş, çatlamış, nasırlaşmıştı.
Ayhan o zamanlar, bu ellerin bir gün kendi elleri olacağını düşünemezdi. O, uzaklara gidecekti. Şehre, belki başka ülkelere, belki adını bile bilmediği limanlara… Çocuk hayallerinin coğrafyası sınırsızdı; tek sınır, evin eski radyosundan gelen hışırtılı haberler ve annesinin “Boş hayallerle karnımız doymuyor,” diyen yumuşak ama keskin sesi olmuştu.
Sırığı gölün tabanına sabitleyip kısa bir süre durdu. Suyun üzerinde oluşan hafif daireler, yavaş yavaş genişleyip kayboldu.
O halkalar gibi, hayatındaki olayların da bir merkeze sahip olduğunu, oradan yayılıp giderek silindiğini, geriye sadece belirsiz bir duygu bıraktığını düşündü. Zamanla o da siliniyordu.
Belki de insan, yaşadıkları değildi, hatırladıklarıydı.
Ayhan, bugün balık tutmak için çıkmamıştı aslında; bunu kendine açıkça itiraf etmiyordu ama içten içe biliyordu. Yanına ağ almamış olması, bunun yeterince açık kanıtıydı.
Kayıkta, bir çuvalın içine özenle yerleştirilmiş birkaç parça eşya vardı:
Eski ama hâlâ çalışan bir radyo, babadan kalma paslı bir çakı, köşeleri yıpranmış birkaç fotoğraf, annesinin gençliğinde işlediği, artık rengi solmuş kanaviçe radyo örtüsü…
Bunlar, bir insanın hayatından arta kalan son, inatçı parçalardı. Ne satılacak kadar değerli, ne de atılacak kadar önemsiz.
Kasabada son günlerde çok konuşulan o yürekleri dağlayan kelime, Ayhan'ın aklından bir türlü çıkmıyordu.. Kuraklık...
“İklim değişikliği bu gölü de yutacakmış,” demişti kasabanın öğretmenlerinden biri.
Kâğıt oynarken, ellerinde iskambil, dillerinde kader. “Buralar hep çoraklaşacakmış.”
Söylenen her cümlede, aileleri geçindiren yüzlerce yıllık mesleğin üzeri çiziliyordu.
Aslında üstü çizilen şey yaşamdı.
Geçmiş, geleceğe miras kalmayacaktı.
Ayhan o an, kuşkuyla karşılamıştı bu haberi. İnsan, yıllarca aynı manzaraya bakınca, bir noktadan sonra o manzaranın da bir gün değişeceğini kabulleniyor muydu, yoksa her şeyin sonsuza dek aynı kalacağına inanmış gibi yapıp içten içe hazırlık mı yapıyordu, karar verememişti.
Bildiği tek şey, bu suların, bu sazlıkların, bu sessiz kıyıların kendi hafızasına kök salmış olduğuydu.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —