Mikdat BESNİ

Tarih: 17.02.2026 09:41

*Ayhan'ın Son Seferi*

Facebook Twitter Linked-in

Sular çekilince geçmiş; kurumuş sazlarla, çatlamış kil zeminin altına gömülecekti.
Ama Ayhan, kendi içindeki gölü ne yapacağını bilmiyordu.
Eber; ekmekti, aştı.
Fotoğraflarda aşktı.
Balık, kamış ve saz kayıplara karışacaktı...
Artık evlere serilecek hasır bile bulunamayacaktı.
O güzelim manda yoğurdu ve kaymağının tadını unutacak mıydı.
Yaşama dair anılar, geçmişin tozlu raflarında mı yer alacaktı?
Bu dumansız mavi fabrikanın insan elinden çekeceği mi vardı? Onun kaderi de mi değiştiriliyordu.
Ekosistem bozuluyordu. Oksijen üretim merkezi yok oluyordu.
Ya uzun süre kuraklık ya da yoğun yağışlar görülüyor ve insanoğlu baş edemiyordu.
Bu kadar da olmamalıydı.
Sandalı, küçük motor yerine sırıkla ilerletmeyi seçmesinin sebebi de buydu. Gürültüsüz bir veda istiyordu. Her geçtiği noktada, çocukluğundan bir sahne beliriyordu gözlerinde.
Şu kıyıda, kardeşiyle kavga etmişti; biraz ileride annesi, ıslak çamaşırları rüzgâra bırakırdı.
Şu sazların arasında ilk kez bir kızla gizlice buluşmuş, susmanın aslında ne kadar çok şey söylediğini fark etmişti.
Her yer, bir hatıra izi taşıyordu.
Kuraklık, bu izleri saz destesi gibi toplayıp, hepsini aynı çatlamış zeminine gömecekti.
Bir an durdu, kayığı o doyumsuz ilk buluşmayı yaşadığı sazlıkların arasına hafifçe soktu. Ortalıkta tuhaf bir sakinlik vardı. Ne gökyüzü tam aydınlık, ne de tam karanlıktı. Ne umut, ne de umutsuzluk baskındı; belirsiz bir ara ton.
Belki de insanın hayatı dediği şey, hep bu arada kalmışlık hâliydi.
Ayhan, torbanın ağzını açmadan önce biraz tereddüt etti. Bu eşyalara, sanki canlılarmış gibi bir saygı duyuyordu. Her biri, bir zamanın tanığıydı.
Önce radyoyu eline aldı. Babası, akşamları onu açar, parazit dolu seslerin arasından bir balıkçı türküsü yakalamaya çalışırdı. Ve saat başlarında yayınlanan ajansları kaçırmazdı.
Radyo iyi çekmeyince bazen sinirlenir, bazen de kavurucu yazların umursamazlığında dalgın dalgın, aynı frekansta kalırdı.
Ayhan, çocukluğundan beri, bir insanın aynı frekansta ne kadar uzun süre kalabileceğini merak ederdi.
Radyo artık doğru dürüst çekmiyordu, o da yaşlanmış ve göl gibi kurumaya yüz tutmuştu. Ne istasyonları net buluyor, ne sesi eskisi gibi duyuluyordu. Ama atmaya hiç kıyamamıştı. O bir anı idi, hatıraydı. Geçmişi hatırlatıyordu. Bir eşya, ne zaman gerçekten ölürdü? Çalışmadığında mı, yoksa hatırlanmadığında mı?
Radyo, elinden hafifçe kaydı, ani bir refleksle sıkıca kavradı tekrar. Sonra yavaşça, hiçbir tören, hiçbir dramatik jest olmadan, suya bıraktı. Bazı anıları suda boğmak istercesine. İki küçük ses duyuldu: Ahşap teknenin kenarına hafifçe çarpma, sonra suyun derinliğine doğru kayarken çıkan boğuk bir şapırtı. Daireler oluştu, genişledi ve yok oldu.
Bazı anıları göle vermenin zamanı gelmiş olmalıydı. Gökyüzü, bu küçük vedayı bile umursamayacak kadar büyük ve kayıtsızdı.
Sırada fotoğraflar vardı. Kendini genç hâliyle gördüğü bir karede, kıyıda, elinde küçücük bir balıkla poz veriyordu. Gözleri, şimdiki gözlerinden daha parlaktı ama o parlaklıkta tuhaf bir tedirginlik de vardı. O zamanlar bile, kaderinden kaçamayacağını seziyormuş gibiydi. Fotoğrafı yırtmadı, buruşturmadı. Sadece uzun uzun bakıp, onu da suya bıraktı. Kağıt, önce yüzeyde inatla tutundu, sonra ağır ağır, bir teslimiyetle batmaya başladı.
Göl yok oluyorsa, anıları da birlikte yok etmeliydi...
Derin bir acı hissetti kalbinde, sanki bir hançer saplanmıştı. Geçmişi, bir heyelanın yıkıntısı altına gömmek ne kadar doğruydu? Artık radyonun cızırtılı sesini duymayacaktı. Çatlamış fotoğrafların, geçmişi göz önüne getirmesi de mümkün olmayacaktı.
Ancak hatıralar bir çınar ağacı gibi hafızasında yaşayacaktı. Onların hatırlanmasını engelleyebilir miydi?
Ayhan, içinden bir sesin fısıldadığını duydu: “Geçmişini suya atmak, ondan kurtulmak değil; sadece yerini değiştirmektir.”


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —