Mikdat BESNİ

Tarih: 13.01.2026 09:36

Fotoğraf: Kemal Kaya Öykü: Mikdat Besni Onun ışığını sakla

Facebook Twitter Linked-in

Şiddetli bir sağanak başladı. Çöl zemini, bir anda suya doymuş bir sünger gibi kabardı. Su ayak bileklerine kadar yükseldi. Çadırlar sallanıyor, taş duvarların arasında su yol bulmaya çalışıyordu.

Bir çığlık duyuldu. Ardından bir başkaları…

Erdem, kamerasını, defterini bir kenara bırakıp, insan zincirine katıldı.  

Kabile insanları, birbirlerinin bileklerini sımsıkı kavrayarak suyun yönünü değiştirmeye, çocukları yükseklere taşımaya çalışıyordu. Erdem, kollarındaki bütün gücü, sanki kendi hayatıymış gibi yabancı bedenleri taşımak için harcadı.

O sırada anladı: “Belgelemek” sadece uzaktan bakıp deklanşöre basmak değildi. Bazen, fotoğrafı çekilen hikâyenin bir parçası olmak gerekiyordu.

Sabaha karşı, yağmur dindi. Gökyüzü, utangaç bir maviyle aydınlanmaya başladı.

Sel sularının karıştırdığı kumlara baktı Erdem, özür dileyen köpeğin bakışlarını gördü.

Kayıplar az değildi, ama bir mucize daha yaşanmıştı. Çocukların ve yaşlıların çoğu, kabile reisinin dediği gibi “direnenler” hayattaydı.

Erdem, yorgunluktan titreyen dizleriyle yere çöktü. Elini yüzüne götürmek istediğinde, parmaklarının hâlâ başkalarının çamurlu bileklerinin izini taşıdığını fark etti.

Taha, sessizce yanına geldi. Elini, Erdem'in omzuna koydu.

“Artık,” dedi, ağır ağır, “sen de bizden birisin.”

Çöl yeniden sessizleşti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi…

Ama Erdem için her şey değişmişti.

Onlara, bir gün geri döneceğine söz verdi. Kabile üyeleri, bu tür sözlerin anlamını biliyordu. Çöl bazen insanlara dönme fırsatı tanırdı, bazen de vermezdi. Yine de, Taha’nın gözlerinde bir güven ışığı vardı.

Erdem, günler sonra vedalaşmadan önce son kez kameradaki fotoğraflarını gözden geçirdi. Onlara küçük bir mucize gösterdi. Makinesini, yanındaki taşınabilir bir yazıcıya bağladı ve kartlar bitene kadar kareleri bastı.

Çocuklar, kâğıt üzerindeki kendi yüzlerine dokunurken hayret dolu ifadelerle gülüştüler. Taha, titrek parmaklarıyla kendi fotoğrafına bakarken donakaldı. Gözlerinde, yılların biriktirdiği hüzünle karışık bir sevinç vardı.

“Zaman,” dedi, kendi dilinde, ama Erdem artık bu kelimeyi de anlardı, “artık sadece gökyüzünde değil, şimdi ellerimizde.”

Yola koyulduğunda, yanında sadece fotoğraflar yoktu. Kabileden öğrendiği kelimeler, ateş başında dinlediği hikâyeler, fırtınalı gecenin ağırlığı ve kurtarılmış bedenlerin sıcaklığı da vardı.

Bu kez, yalnız bir gezgin değildi.  

Arkasında kalanlar, ona “geri dönülmesi gereken yer” duygusu vermişti. Her kum tanesi, sanki orada bıraktığı bir hikâyenin yankısıydı.

Yıllar sonra, Erdem'in fotoğrafları, dünyanın dört bir yanında sergilendi. İnsanlar, bembeyaz galerilerde, o ücra köşedeki kabileye ait acı, endişe ya da sevinç dolu yüzlere bakarken, çölün kokusunu duymasalar da, gözlerdeki derinliği hissediyorlardı.

O fotoğraflardan ayrıca, sınırlı sayıda basılıp ücretsiz dağıtılan, çok özel bir albüm çıktı ve bir yazarın eline ulaştı. 

Yazar, albümü onur duyarak elinde aldı, her fotoğraf ne hikâyeler içeriyor çözmeye çalıştı.

Fotoğraflardan birinde, yakıcı güneş altında, kum tepelerinde dolaşan iki figür vardı. Biri Erdem, diğeri ise onu kollayan ve gözeten kabile reisi… Arka planda ise çöl tozundan oluşmuş, "ben buradayım" diyen tehditkâr bir ufuk…

Yazar, çok etkilendi, derin bir hisse kapıldı ve şöyle düşündü:

“Hayatta kalmak bazen mucizedir.“

Ama asıl beceri, o olağanüstü gazaba tanık olanların hikâyesini, yazıya gerek kalmadan, dünyanın her köşesindeki gören her göze anlatabilmektir.”

Erdem ise o fotoğrafa her bakışta, çölün rüzgârını, Taha’nın gülüşünü, küçük kızın utangaçlığını yeniden hisseder ve “Artık sadece seyreden değilim. Bu hikâyenin bir gölgesi de benim.” diyerek o anıyı tekrar yaşardı

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —