“On yıldır,” dedi Kaan, büfeyi işaret ederek,
“neredeyse her an şu kaldırıma bakıyorum. Belki bir gün bu köşeden geçersin diye… Sana benzeyen birini gördüğümde kalbim hızla çarpıyor. Sen olmadığını anlayınca hayal kırıklığı yaşıyorum. Ama bugün…”
Durdu, gülümsedi. Ağlamaya yakın ama kendini tutan bir gülümsemeydi.
“Bugün gerçekten sen çıktın karşıma.”
Serin gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı. Yüzleşmeye gelmişti; ama Kaan'ın bu kadar açık ve kırılgan olmasına hazır değildi.
“Buradan kaçtığım gün,” dedi yavaşça,
“bir şehri değiştirirsem, yeni bir hayat kurarsam… seni de, bu köşeyi de unutabilirim sandım.”
“Unutabildin mi?”
“Unutamadım.”
Kaan başını hafifçe yana eğdi.
“Ben de,” dedi,
“bir gün döneceğini düşündüm. Bu büfeyi seni beklemek için yaşattım.”
İkisi de aynı anda gülümsedi. O gülüş on yılın pasını tamamen silmedi belki ama ilk zımparayı attı.
Kaan, Serin'in elinden tuttu ve onu araçtan çıkardı. O sırada bir araba geçti, su sıçrattı. Refleksle kenara çekildiler, omuzları birbirine değdi. Serin'in içinden bir elektrik geçti; bu hissi sadece bir kişide tanımıştı.
“Kahve yapayım mı?” dedi Kaan.
“Çay,” dedi Serin.
“İlk günkü gibi.”
İçeri girdiler. Büfe küçüktü ama sıcaktı. Raflardaki çikolatalar, çerezler, kuruyemişler; hepsi yılların değişmeyen tanıkları gibiydi. Çayın buharı, aralarındaki görünmez soğuk perdeyi yavaş yavaş eritiyordu.
“Hiç mi…?” diye başladı Kaan, sonra durdu.
“Elimi tutan biri olmadı mı?” diye tamamladı Serin.
Kaan başını salladı.
“Oldu,” dedi Serin dürüstçe.
“Ama kalbime giren olmadı. Ya sen?”
“Benim masamda da çok fincan oldu,” dedi Kaan.
“Ama karşımdaki sandalyede hep senin yokluğun oturuyordu.”
Dışarıda kırmızı araba farlarını kapatmış, ıslak kaldırımda sessizce bekliyordu. Gökyüzü mora dönmüş, sabahyıldızı silinmişti.
“Serin,” dedi Kaan, bu kez daha kararlı bir sesle.
“Buraya geldiysen, bir sebebi vardır.”
Serin çay tabağını parmaklarıyla çevirirken bir an durdu.
“O son kavga var ya…” dedi.
“Sen 'gitme' demedin.”
“Cesaretim yoktu,” dedi Kaan.
“Hayallerini engelleyen adam olmak istemedim.”
“Ben de,” dedi Serin,
“sen söylemediğin için kalmam gerektiğini anlayamadım.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Peki, şimdi?” dedi Kaan fısıldar gibi.
“Şimdi ne istiyoruz?”
Serin gözlerini kapattı.
“Bilmiyorum,” dedi.
“Ama buraya seni bırakmak için değil, yarım kalan cümleyi tamamlamak için geldim.”
Kaan masanın üzerinden uzandı. Serin elini çekmedi. Parmaklar, yıllar sonra yeniden buluştu. Abartısız, sakin, çok doğru bir dokunuştu.
“Tamamlayalım,” dedi Kaan.
“Bu kez susarak bitirmeyelim.”
Serin gülümsedi.
“Bu sefer,” dedi,
“gitmemi istemezsen, söyle.”
Yağmur yeniden şiddetlenmişti. Kırmızı araba büfenin önünde yansımasına bakarken, içeride iki eski sevgili yılların boşluğunu ilk kez kelimelerle dolduruyordu.
Ve bazen…
Bir şehrin tamamını değil, sadece bir köşesini seçmek, iki insanın kaderini yeniden yazmaya yetiyordu.