Menü Beş Eylül Gazetesi
Mikdat BESNİ

Mikdat BESNİ

Tarih: 17.03.2026 09:15

*Köprünün Tanıklığı* Fotoğraf Erkan YURT

Facebook Twitter Linked-in

Körfez, geceyi ağır ağır yutarken, ışıklar suyun üzerine birer mısra gibi dökülüyordu. Köprü, karanlığın omzuna yaslanmış, kavisiyle gökyüzüne doğru uzanan titrek ve kararsız bir imza gibiydi. Turuncu ve sarı ışıklar, suda kırılıp çoğalarak, sanki başka arzuların, başka hayatların hayaletlerini yansıtıyordu. Fıskiyeler, yan yana dizilmiş suskun ama atak yapmaya hazır keman yayları gibiydi. Aniden fırlayan su yaylarıyla bir orkestra olmuş, birlikte aynı notalarla akor basıyordu. Aksettirmek istediği lavanta ahengindeki asil duyguyu akşam yolcularının yüreklerine işledikten sonra sessizliğe geri çekiliyordu. Rıhtım, tuz kokusunu cebinde saklayan bir yürüyüş yoluydu sanki, bir masalın son cümlesi gibi uzayıp gidiyordu.
Defne, rıhtım taşlarına hafif hafif vuran adımlarının seslerini dinleyerek yürüyordu. Adımlarında bir kararsızlık, yüzünde belli belirsiz bir gerilim… Sanki içinden çıkamadığı bir sorunun çözümünü, bu gece denizin kıyısında bulacakmış gibi. Suyun karanlık yüzüne bakınca, kendisini değil, yarım kalmış bütün ihtimalleri görüyordu. Gitseydi, konuşsaydı, ikna etseydi, kalsaydı, vazgeçmeseydi… Her bir ışık yansıması, “olabilirdi” diyen bir gölge hâline gelip yüzüne çarpıyordu.
Üzerinde kapüşonlu ince bir mont, saçları rüzgârın insafına bırakılmıştı. Rüzgâr, denizin tuzunu alıp yüzüne çarparken, sanki “uyan” diye fısıldıyordu. Ama Defne, uyanmak istemiyordu; uykuyla ayıklık arasında, rüyanın devamını seçen inatçı çocuklara benziyordu. Bu rıhtım, her gelişinde başka bir hikâye anlatırdı ona; ama bu gece anlatılan hikâye, bir masaldan çok, çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibiydi.
Telefonu cebinde titredi. Baktı: “Ulaş arıyor.” Ekrana bir süre bakakaldı; arka planda köprünün turuncu ışıkları yansıyordu, sanki çağrıyı onun yerine gökyüzü cevaplayacakmış gibi.
Cevaplamadı.
Sadece ekrana, sonra suya, sonra bir kez daha ekrana baktı. İçinde bir yer, “Aç, sanki her şey normalmiş gibi konuş,” diyordu. Başka bir yer ise, “Açarsan her şey eskisi gibi olmayacak,” diye karşılık veriyordu. İki ses de aynı anda bağırınca, sessizliği seçti. Uzun ve açık tenli parmaklarıyla ekranı kapatırken, göğsünün ortasında ince bir sızı gezindi. Yeni bir çağrı değil, kökleri derinlerde bir kırılmanın yankısıydı sanki.
Rıhtım boyunca ilerlerken, kalabalığın içinde yalnızlığını daha çok hissediyordu. Yürüyen çiftler, gülüşen gençler, fotoğraf çeken turistler… Herkesin hayatı birer ışık hüzmesi gibi berrak ve net görünüyordu uzaktan bakınca. Oysa Defne, kendi hayatına yaklaştıkça, görüntü bulanıklaşıyor, içine girdikçe kararıyordu. Işıklar sadece suda parlıyordu; içinin karanlığını aydınlatmaya yetmiyordu.
Bir banka oturdu. Bank, geceden kalan eski bir sırdaş gibi gıcırdadı. Karanlığın içine doğru bakan yerini seçmişti; köprüye değil, ufka dönüktü yüzü. Karanlık, onun için hep aynı anlama gelmezdi. Bazen sığınak, bazen korku, bazen de yeni bir başlangıcın henüz adı konmamış haliydi. Bir doğumevi olduğu da vardı. Bu gece hangisiydi, emin değildi.
Elini cebine attı, küçük kâğıt parçasını çıkardı. Kat yerleri yıpranmış, mürekkebi hafifçe dağılmış. Birkaç hafta önce, bir kafede otururken Ulaş'ın aceleyle yazıp uzattığı not: “Sence biz nereye gidiyoruz?” Altında kocaman bir soru işareti… Çocukça bir oyun gibi görünse de, o günden sonra geceleri uyutmayan sorunun ta kendisiydi bu.
Defne, notu tekrar katlayıp cebine koydu. İçinden bir ses, “Buraya kadar,” diyordu. Kiminle, neyle, tam olarak bilmiyordu. Ailesinin baskısıyla mı, üniversite tercihiyle mi, şehirden gitme planlarıyla mı, yoksa Ulaş'la olan o bitmeyen gel-gitlerle mi? Hepsi birbirine karışmış, suya düşen ışıklar gibi tek bir bulanık parıltıya dönüşmüştü.
Yanından geçenlerin konuşmalarından cümle kırıntıları yakalıyordu: “Yarın sabah erkenden…”, “Bence hiç söylememelisin…”, “Annem görürse kıyamet kopar…” Herkes bir şey saklıyor, herkes bir şeyden kaçıyordu. Rıhtım, insanların sakladığı sözlerin toplandığı kumbaraya benziyordu.
Telefon tekrar titredi. Bu sefer bir mesaj:
“Buradasın biliyorum. Konuşmamız lazım. Köprünün ayağında bekliyorum. Ulaş.”
Defne'nin kalbi, fıskiyelerin suyu havaya fırlatıp yere bıraktığı ritimle yarışıyordu. Birkaç saniye, belki de dakika, zamanı saymayı bıraktı. Mesajı tekrar okudu. “Buradasın biliyorum.” Bunu nereden biliyordu? Defne'nin bu rıhtıma, özellikle kafası karıştığında kaçtığını sadece birkaç kişi bilirdi. Ulaş da onlardan biriydi.
 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —