Menü Beş Eylül Gazetesi
Mikdat BESNİ

Mikdat BESNİ

Tarih: 10.03.2026 09:47

*Rüzgârın Çağırdığı Genç*

Facebook Twitter Linked-in

Oğuz, her zamanki gibi o sabah da erkenden uyanmıştı. Dışarıya baktı.
Pencerenin hemen dışında uzanan bozkır, ince bir sis tülüyle örtülüydü. Gökyüzü, ufkun gerisine kadar açılmış, mavinin en solgun rengiyle boyanmıştı. Sanki dünyayı, evrende görünmeyen bir rüzgâr taşıyordu.
Oğuz, yatağının ucuna oturdu. Kalbi, atın toynaklarıyla aynı ritimde atmaya başlamıştı. Giyinirken, sanki her düğmeyi iliklediğinde, içindeki bir bağı çözüyor gibiydi.
Avludaki kır at sabırsızdı. Ön ayaklarını yere sertçe vuruyor, başını göğe kaldırıp burnundan sıcak buharlar savuruyordu. Gözlerinde, beklemekten usanmış bir özgürlük parlıyordu.
Oğuz, arkadaşının yanına sokuldu. Elini atın sıcak boynuna koydu.  
O an, aklından geçen cümle, son zamanlarda diline dolanan, ama kimseye söylemediği cümleydi:
“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sadece bir akış, bir hız ve özgürlük rüzgârı…”
Bu sözü ilk nerede duyduğunu bile hatırlamıyordu. Belki bir masalda okumuştu, belki de rüzgârın ta kendisi kulağına fısıldamıştı. Ama içinden bir ses, bu sözün bugün gerçek olacağını söylüyordu.
Babası, avlunun kapısına dayanmış, onu süzüyordu. Köyde iş bitmezdi ki. Herkesin birşeyler yapması gerekirdi. Aylaklık kabul edilemezdi. Kalın bıyıklarının altındaki sert yüz, Oğuz ve atı arasındaki sevgi bağını görünce bir an için yumuşar gibi oldu. Yanlarına yürüdü.
“Bugün uzaklara mı gideceksin, Oğuz?” diye sordu.  
Sesi hem meraklı, hem de biraz tedirgindi.
“Uzakların ötesine,” dedi Oğuz.  
Kendi cevabına kendisi şaşırdı ama geri almadı.
Baba, kır atın yelesini okşadı.
“Fazla açılma,” dedi. “Her yer yoldur ve herkesin yolu kendine göredir.”
Oğuz, bu sözün ne demek olduğunu tam olarak anlayamadı; anlamadığı kısmı rüzgâra bıraktı. Sol ayağını üzengiye taktı ve bir çırpıda eyerine atladı. Dizginleri eline alınca, bir an durdu. Sonra hatırladı: Bu at, dizginlenemezdi. Rüzgâr ne tarafa eserse, oraya koşardı.
Avludan çıkar çıkmaz, bozkır onları içine aldı.  
Toprak, yumuşak bir dalga gibi atın ayaklarının altından akıyordu. Ufuk, her adımda biraz daha geri çekiliyor, gökyüzü, sanki başlarının üzerine biraz daha eğiliyordu.
Oğuz, ilk başta alışkanlıkla dizginleri tuttu. Sonra, kendi kendine güldü ve parmaklarını gevşetti. Kır at, o an hızlandı. Sanki “Geç kaldık,” der gibi fırladı. 
Rüzgâr, yüzlerine tokat gibi çarpıyordu. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu ama bu yaşlar ne acıdan, ne de üzüntüdendi. Kalbinde yer etmiş hasret duyguları sökün ediyordu. Koştukça, içindeki daralan, sıkışan her yer açılıyor, ciğerlerine sığmayan nefesleri bozkıra salıyordu.
Çocukken, dedesinin anlattığı hikâyeleri hatırladı.  
Gökyüzünün bittiği bir duvar varmış; o duvara dayanan dağlar, dağların üstünde uyuyan devler, devlerin yorganı olan bulutlar… Sonra, bir gün bir delikanlı çıkmış, kır atına binmiş, o duvara kadar gidip başını göğe vurmuş. Göğü çatlatmış, rüzgâr dışarı taşmış…
“Belki de o delikanlı, hiç dönmek istemediği için masal olmuş,” diye mırıldandı Oğuz.
At, sanki bu sözleri anlamış gibi daha da hızlandı.  
Artık rüzgâr, yalnızca etraflarında değil, içlerindeydi. Kulaklarının yanında uğuldayan ses, uzak bir ırmağın çağlayanı gibiydi. Gözlerinin kenarından geçen ağaçlar, kayalar, toz bulutları, bir ressamın yanlışlıkla fırçasını hızlıca çekip bıraktığı çizgilere dönüştü.
Oğuz, yavaşça ayağa kalktı. Üzengilerin üzerinde dimdik durdu. Dizleri, atın göğsünü sıkıca kavramıştı. Kollarını iki yana açtı. Sanki bir kuştu artık; at yalnızca gövdesi, rüzgâr ise kanadıydı.
O an, içinden bir ses daha yükseldi:
“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sınır, yalnızca insanın korkusudur.”
Bu cümleyi yüksek sesle mi söyledi, yoksa sadece düşündü mü, kendi de bilemedi. Rüzgâr, sanki cevaben uğuldayarak onayladı.
Bir süre sonra, bozkırın rengi değişmeye başladı.  
Toprak koyulaştı, taşlar seyrekleşti, otlar inceldi. Çevrede kaya kütleleri görünmeye başlamıştı. Ufukta, belirsiz bir çizgi halinde, masallardaki dağlara benzer bir karartı belirdi. Göğe doğru yükselen, başında bulut taşıyan, yamaçlarında serinlik saklayan bir karaltı…


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —